çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2017 Perşembe

KÜÇÜK KARA BALIK, HİDÂYETNAME VE İRAN EDEBİYATI



KÜÇÜK KARA BALIK

"Onbirbindokuzyüzdoksandokuz küçük balık "iyi geceler" dileyerek yatmaya gitti. Büyükanne de uykuya daldı.ama küçük bir kırmızı balık ne yaptı ne ettiyse de uyuyamadı. Sabaha kadar denizi düşündü hep..." Küçük Kara Balık, Samed Behrengi (1939-1967)


İran edebiyatına dair ilk okuduğum eser, Samed Behrengi'nin Küçük Kara Balık hikayesiydi. Hikayeyle ilk karşılaşmam ise yıllar önce bir grup çocuğa rehberlik ederken gittiğim çocuk tiyatrosunda harika kostümlerle yapılmış müzikli oyununu izlememle olmuştu. Ben de çocuklar kadar eğlenmiştim. Bu hikayenin sonunun maceracı Küçük Kara Balığın Pelikan'a yem olduğu şeklinde kötü bittiğini zannediyordum. Meğer yanlış hatırlıyormuşum. Özellikle çocuk hikayeleri iyi sonla bitmeli. Gerçek hayatta yeteri kadar dram var zaten. Samed Behrengi çocuklar için halk masallarını kaleme alan Azeri Türkü bir öğretmendir ve ne yazık ki genç yaşta faili meçhul bir cinayete kurban gitmiştir. Semt kütüphanesinde İran'a dair okunabilecek kitaplar ararken yazarın iki hikaye kitabına rastladım. 

Beni en çok etkileyen öykülerinden biri olan "Uyku İle Uyanıklık Arasında 24 Saat" isimli öyküsü şu sözlerle başlar;
"Değerli okuyucu
"Uyku ile Uyanıklık" öyküsünü size bir örnek olsun diye yazmadım.
Amacım, kendi yurdundaki çocukları 
daha iyi tanıman
ve sorunlarına çare aramandır."

Çocuk Latif'in para kazanmak için annesi ve iki kardeşini şehirde bırakıp babasıyla Tahran sokaklarında seyyar satıcılık yaparak, şehrin kenarında yaşamaya çalışmasının, bir çocuğun yoksulluğunun, yokluklar içinde bile çocuk olmanın hikayesidir. Latif'in oyuncakçı vitrinindeki oyuncaklara olan hayranlığı, onlarla yarattığı hayal dünyası bana çocukluğumda kendi mahallemizde seyretmeye doyamadığımız oyuncakçıyı da anımsattı. Latif'in dramatik öyküsünden sonra Uldız ile Konuşan Bebek öyküsü de yalnız bir çocuğun zengin hayal dünyasının şölene dönüştüğü başka bir dramı anlatır. Samed Behrengi çocuklar için yazdığı öykülerde aynı zamanda büyüklere seslenerek, çocukların hayal dünyasının ne kadar zengin olduğunu göstermek ister gibidir. Okurken öykünün orta yerinde uzanıp bu iki garip çocuğu kucaklamak istedim. 

                                                             HİDAYETNAME


İran edebiyatına dair elime aldığım diğer bir kitap. Tahran'lı yazar Sadık Hidayet (1903-1951) tarafından kaleme alınmış öykü, inceleme, tiyatro oyunu ve kişisel mektuplarından oluşan yazılarının derlemesinden oluşmaktadır. Kitap İran'ın saygın ailelerinden birine mensup iyi eğitimli yazarın biyografisi ile başlar, ülkesinin sorunları ve yazarın kendi bunalımları arasında yaşanan bir ömrü anlatır. S. Hidayet'in ülkesinin sorunlarına, insan olmaya, insanca yaşamaya dair çabaları, kimi zamanda çaresizlikleri vardır.

Hidayetname "Bir Eşeğin Ölüm Vakti Hal Diliyle Söyledikleri" ile başlayan kısa hikayesinde; ah bir dili olsa da konuşsa denilen, insanoğlu tarafından eziyet edilen zavallı bir eşeği konuşturarak, O'nun dilinden derdini anlatır: "Hayvanlara acımak temel olarak Doğu'da gelişen bir düşünce. Ayrıca, bütün peygamberler hayvanlara karşı zulmü yasaklamıştır. Okumuşlar, bilgeler, manevi değerler üzerine yazan yazarlar ve hatta şairler hayvan hakları konusunda birleşiyor. Örneğin Hakim Firdevsi, Allah ruhuna huzur versin, şöyle diyor: "Sırtında tohum taşıyan karıncaya işkence etme, çünkü o yaratık canlıdır ve hayat onun için tatlıdır." Ama bütün bu sözler, insanların acımasızlığını, sınırsız tamah ve hırsını önleyip sınırlayacak bir yasa olmadığı için, hiçbir sonuç vermedi..." "....Bu iki ayaklı yaratığın köleleştirdiği dilsiz bir hayvanın hayatının berbat sonucu bu..." Yazar, adaletsizliği, zulmü anlatırken bir yandan da ölüm düşüncesine takıntılıdır, bu düşünce Sasan Kızı Pervin, Ölüm, Sampinge ve Aysar öykülerinde kendini gösterir. Diğer yandan sizi 1932 yılının İsfahan şehrine doğru bir gezintiye götürürken, bir başka yazısında İran halk yaşayışında yer alan düğün, dernek ve halk inanışlarını detaylı olarak anlatır.

Kitabı okurken zaman zaman ara verip, yazıda bahsedilen İsfahan şehrine ait yerleri incelemeye koyuldum, yazarın alıntılarının peşinden gidip Mevlâna'ya ilham olmuş Ömer Hayyam'dan ilham almış Feridüddin Attar'ın Esrarnâme'sine ulaştım. Kitapta Kafka'nın Mesajı, (Peyami Kafka) başlığı ile yer alan inceleme Sadık Hidayet'in ömrünün son yıllarında yazdığı (1948) eserlerinden biri olup Kafka'nın eserlerinde var olan ruh halini anlatır. Satır aralarında Hidayet'in insanın yaşamdaki yerine dair sorgulamalarına da tanık olursunuz;

"...İnsanoğlu yapayalnız ve korumasız. Adı sanı belli olmayan, kendi yurdu olmayan uyumsuz topraklarda yaşıyor. Kimseyle bir ilişki, gönül bağlılığı kuramıyor. Kendisi de biliyor bunu. Bakışlarından belli çünkü. Bir şeyleri örtbas etmek, kendini kandırmak istiyor. Diyelim ki kişiliği ifşa oldu; biliyor ki ortada bir şeyi yok. Hatta düşüncelerinde, davranışlarında bile özgür değil. Başkalarından çekiniyor; aklamak istiyor kendisini. Bir delil uyduruyor; delilden delile atlıyor. ama delilinin tutsağı oluyor. Çünkü etrafına örülen çitten dışarı atamıyor adımını. 
   
Önümüze sayısız tuzaklar kurulmuş bir dünyada kaybolmuş gitmişiz. Tek rastladığımız şey saçmalık. Bu da korkuyu, ürküntüyü doğuruyor. Bu topraklarda kentlere, insanlara, ülkelere ve zaman zaman bir kadına rastlıyoruz. Ama sıkışıp kaldığımız bu koridordan başımız önde geçmemiz gerek. Çünkü iki yanımızda duvar ve burada her an yolumuzun kesilip tutuklanmamız mümkün..." 

Hak vermemek mümkün mü? Ve devam eder; "Başı zincire vurulmuş bir mahkûmiyet bizi izlemekte. Bize gösterilen yasaları tanımadığımız gibi bize yol gösterecek birileri de yok. Kendi işimizi kendimiz görmeliyiz. Kime sığınacak olsak "Sen miydin!?" deyip kendi yoluna gidiyor. Demek ki bilemediğimiz bir hata ettik ya da bildiklerimiz belli belirsiz şeyler. Bu bizim varlığımızın günahı. Dünyaya gelir gelmez yargılanırız ve tüm yaşantımız adaletin dişli çarkları arasından geçen bir dizi karabasana benzer. Sonunda ne şiddetli cezaya çarptırılırız ve boğucu bir gün ortasında kanun adına bizi tutuklayan kişi bıçağını saplar kalbimize; köpek gibi geberir gideriz. Cellat da suskundur, kurbanda. Bu içinde kişilikten eser bulunmayan bizim hayat kesitimizin alametidir ve yasası gibi alçakça, acımasızca görünür. Manzara yeterince korkunç olsa da, kalbimizden bir tek damla kan düşmez yere. Bıçağın ensemizdeki yeri bile zar zor seçilir. Günümüz insanı için tek kaçış yoludur yürek çarpıntısı. Yaşamı boyunca çarpıntısına ve nefes darlığına uğrayacaktır."

Kafkadan büyük bir hayranlıkla bahseder; "Kafka çok hızlı yazar. Tıpkı uyku ile uyanıklık arasında ki bir halde yazan Dostoyevski gibi O da öyküsünü bir gecede bitirir. Öykülerinde kılı kırk yarar; olanca dikkatini ve dürüstlüğünü sergiler. Verecek acil mesajı olduğu için yazar. "Kafka ne demek istiyor?" diye sormaya gerek yoktur. Söylediği anlatmak istediği şeydir.... "  Sadık Hidayet Paris'te kaldığı bir otel odasında intihar eder.(1951) Yazar hakkında yapılan yorumlarda Stefan Zweg etkisinde kaldığından bahsedilir ancak "Kafka'nın Mesajı" yazısında ele aldığı detaylı incelemede, sıklıkla hayatı boyunca kendini yok etmek için var olmuş bir Kafka'dan bahseder. Kimbilir belkide yazar kendini Kafka'nın yarım kalan öyküleriyle özdeşleştirmişti.

"Günümüzde insanlar hilesiz hurdasız adalete ve sağlam bir düzene susamıştır ve yeni gerçekleri dört gözle beklemektedir" (1948) Bugün şeriatla yönetilen İran'da Sadık Hidayet'in kitapları yasak. Sebebi intiharın islama aykırı olması. İran coğrafyasında yaşayan insanların acılarına dokunan öyküleri ile insanoğlunun zavallı, yardıma muhtaç bir canlı olduğunu anlatan Samed Behrengi ve Sadık Hidayet'in hayatlarının da tıpkı kitaplarında ki öyküler gibi dramatik bir şekilde bitmiş olması ne acı. İran'ın yetiştirdiği, insanlık için üzülüp, acı çekmiş iki koca yürek, başka başka yerlerde insanlar için çırpınıp durmuşlar bu dünya üzerinde ama bu koskoca dünyaya sığamamışlar. İnsanlar adalete ve sağlam düzene olan susamışlıkla ve yeni gerçekler için hâlâ umutla, dört gözle bekliyor.

23 Temmuz 2016 Cumartesi

NARUTO İYİYLE KÖTÜNÜN SAVAŞI


"Güçlükle kazanılan mutluluğun bozulması da güçtür. 
İnsanların geliştirdikleri güven bağlar oluşturup dostluklar kurmalarını sağlar.
Yalnızca birlikte bir güçlüğü aştıktan sonra kurulabilen bir bağ.
Sevgi ve şefkatle dolu bir bağ.
Bağlar var olduğu sürece Ninshu (büyük bir güç) kötülük için kullanılamayacak.
Ancak bağlardan yoksun bir güç bu dünyaya kötülük getirir.
Kardeşinle güçlerinizi birleştirin ve Ninshu bağlarını dünyaya yayın."

Sözler Japon anime serisi Naruto Shippuden 468. bölümden alıntı. 2004 yılından bugüne takip ediyorum. Manga ve animesi tüm dünyada çok büyük bir izleyici kitlesine sahip. Nedeni yukarıda alıntı yaptığım sözlerin anlamında gizli. 'Naruto' iyilikle kötülüğün savaştığı bir çizgi dünyada bizim gerçek dünyamızda olması gereken değerleri anlatıyor. Biz olmayı, birlikte olmayı, gücü sevgiyle birleştirip yaşamda iyi amaçlar uğruna kullanmanın gerekliliğini, sevginin olmadığı yerde güç kavgasının getirdiği karanlığı, mutluluk ve mutsuzluk kavramlarını... Naruto hikayesinde her şeyin merkezinde sevgi var. (Merak edenler için internette seri hakkında epey bir bilgi var.)

15 Temmuz günü ülkemizde televizyonlardan canlı yayınlanan "iyilik ile kötülüğün savaşını" izledik. Henüz kendime gelebilmiş değilim. Bundan sonra Türkiye'de bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. O gün yaşananlar toplumda yıllardan beri var olan kutuplaşmanın sonucu olarak büyük bir kırılma yarattı. İnsanların hallerine bakıyorum da milletçe sevgi ve şefkatle dolu olması gereken bağlar kuramamışız. Öfke ve korkuya teslim olmuşuz, biz olamamışız. Cumhuriyet bizim güçlükle kazanılmış mutluluğumuzdur. Atatürk'ün önderliğinde 93 yıl önce temelini attığımız bağlarımızın zayıfladığına inanmıyorum ama "Kara Zetsu"nun sürekli kötülük fısıldadığını görebiliyorum.

Geçtiğimiz yıllarda yaşanan nükleer santral kazasında Japon toplumunda var olan saygıyı, adaletli olma, birlik ve beraberlik içinde hareket edebilme becerisini tüm dünya hayranlıkla izlemişti. Bizde ise havalimanına yapılan bombalama sonrası taksicilerin durumdan kendi menfaatleri için yararlanmaya çalışması konuşuldu. Japonlardan öğreneceğimiz çok şey var. Türk Milleti olarak hatırlamamız gereken çok şey var. Yeniden birlik olmalı, biz olmalı ve özümüzde var olan değerlerimizi hatırlamalı, onları sevgiyle harmanlayıp güçlü bağlar kurmalıyız. Naruto karakteri de Japonlar gibi bize çok şey anlatıyor. Naruto amaçlarından asla vaz geçmeyen, her başarısızlığın ardından inatla ayağa kalkan, denemekten asla vazgeçmeyen, azimli ve en güzel tarafı da dostlarına sevdiklerine değer veren, sevmekten vazgeçmeyen bir karakter. Hikayenin baş kahramanı Naruto gibi diğer karakterlerde çok başarılı bir şekilde kurgulanmış. Bu animenin yaşı yok, çoluk çocuk tüm aileyle seyredilebilecek nitelikte ve güzellikte.

Çocukken sevginin herşeyin özü olduğunu düşünürdüm. Ruhlarımızın tertemiz olduğu, her şeye anlamak için baktığımız zamanlar. Çocuk olmak böyle bir şey belki ama bir gün yıllar geçtikçe kafamın daha karışık hale geldiğini farkettim. Toplumda biriken öfke ve baskılar ruhlarımızı örseledikçe zihinlerimizde karışıyor. Yeniden çocuk olmamız, o zamanların temiz ruh hali ile birbirimize bakmamız gerektiğine karar verdim. Çocukluğunuzu hatırlayın, bol bol çizgi film izleyin, çocuk kitapları okuyun, şarkılar söyleyin, oyunlar oynayın, zihninizi "Kara Zetsu" nun karanlık fısıltılarından arındırın. Sevgiyi hatırlayın. İnatla ayağa kalkma zamanı, ülkemiz ve çocuklarımız için...

Bu yazıyı okuduysan, devamında şu linkteki yazıyı da okumanı öneririm. Sevgiyle kalın Dattebayo.

http://kalbimdentemizbiryaprak.blogspot.com.tr/2014/08/kendini-tanima.html




25 Mayıs 2014 Pazar

saf

.
.
.
Tam büyümüşüm gibi hissederken bir şey oluyor, öyle saçma sapan bir saflıkla davranıyorum ki, kendime şaşırıyorum,  nasıl bu kadar kolay aldanıyorum, güveniyorum, zaman kaybediyorum, inanıyorum...

Öyle sanıyorum, öyle değil mi?

.
.
.

26 Haziran 2012 Salı

Suyun hafızası ve dedemin nefesi


Etrafımda devasa göbekleri gövdelerinden büyük olan adamlar ellerinde hiç söndürmedikleri sigaralarıyla dolanıyorlar, o kadar kalabalıklar ki yaydıkları dumandan nefes alamıyorum, bu koca göbekli adamların misafirleri de kendilerine benziyor, elimdeki yelpazenin cılız rüzgarı ile kendime oksijen boşlukları yaratmaya çalışırken Burçin'nin gönderdiği yazıyı gördüm; 'Suyun Hafızası'. Evet daha öncede haberini duymuştum, (inanılır değil lakin konu böyle) Japon bilimadamları suya yazılı veya sözlü olarak aktarılan sözlerin sudaki molekülleri etkilediğini keşfediyormuş... Yazıda bahsettiğine göre; istenilen tüm olumlu düşünceler ve enerjiler suya odaklanarak yüklendiğinde veya suya yazılarak suya geçirildiğinde bu sayede tüm olumlu düşünce ve enerjiler, yüzde yetmişi su olan bedenimizde çalışmaya başlıyormuş... Bunları okurken ister istemez aklıma rahmetli dedem geldi. Dedem bizim mahallenin alaylı en "nefesi kuvvetli" adamıydı. Tabi öyle gel kısmet açayım, dur kocanı evine bağlayayım türünden değil. Bizim mahallede kaşı başı ağrıyan kendini halsiz hisseden ne kadar yaşlı başlı kadın var dedemin kapısını aşındırırdı, dedemde dua isteyen herkesin eline bir bardak su tutuşturup bir sürü dualar okuyup o suya üflerdi, bazende tabağa dolma kalemle Arapça duaları yazar sonra yine okuya okuya o tabağa su döker ve bunu okuduğu kişiye içirirdi. Dedemin en çok talep gören duası ise nazar duasıydı, zirâ mahallede ne kadar kocamış, şişko, çirkin kadın varsa hepsine sürekli nazar değiyordu. 


Çocukken insan her söylenene inanıyor. Çocuklar arasında dolanan pek çok gizemli efsane vardı, her yıl baharla birlikte mahallemizde çoğalan kurbağalara dokunursan veya yıldızları sayarsan ellerinde koca koca sihiller olacağına inanılırdı. Dedemin bunun içinde bir formülü vardı; benim ve pek çok çocuğun hatta yetişkin insanların bile bir türlü kurtulamadığı ve sürekli çoğalan bu et benimsi şeyler için yılın belli bir mevsiminde ( hep aynı mevsim olması gerekiyor, şimdi hatırlamadığım bir takvimi var), gül ağacından koparılmış taze bir dalı temizleyip ip gibi sara sara bir dua okur sonra da o dolanmış dalı, kuruyacağı bir yere, örneğin kömür sobasının borusuna bağlanan çamaşır demirine asardı. Gül dalı kurudukça sihillerde kaybolur gider en sonunda bu kurumuş dal sobada yakılarak imha edilirdi. Ben dahil bir çok kişinin bu sihillerden kurtulduğunu bilirim. Duanın saf gücü mü, inancın saf halimi, şimdinin pozitif enerjisi mi nedir bilmiyorum ama dedem üfledi ve oldu işte.



8 Haziran 2012 Cuma

Evet biraz büyüdüm ama "on8" gösteriyorum

Öncelikle şunu belirtmeliyim bu yazı Okan Bayülgen'e övgü yazısı değil. Kendi perspektifimden yaptığım bir tespiti yazmak istedim. Bir süredir bu gözlemimi yazmak istiyordum. Okan Bayülgen'in Tv8 ile başlayan yeni programlarını izlemeye başladığımdan beri bende oluşturduğu çağrışımlar başkalaşmaya başladı. Sanki kendi illimünatisini yaratmıştı, şimdi bunu apaçık bir şekilde sergiliyordu.

Hayatım boyunca teknolojik ve yeni olana en son sahip oldum, trendlerden, modadan bir haber, ruhumu tamamlayan salaş, dağınık kıyafetlerin içinde kendimi iyi hissederek yaşadım, çocukken anında ortalığa yayılıp popüler olan şarkılar bana geç ulaşırdı, mahallede, yan komşuda, ailede ne olmuş, en son ben öğrenirdim aradan uzun zaman geçtikten sonra. Televizyon Çocuğu diye bir programın varlığından ise program bittikten sonra falan haberim oldu. Hiç mi haberim olmadı, duymadım, bilmedim, etrafımdakiler konuşurken bu televizyonun asi çocuğuna onlardan aşina olmadım! Gerçekten hatırlamıyorum. Öncesinde de Gece Kuşu varmış. İlk Okan Bayülgen ile ilgili hatırladığım Cem Özer'le magazin programlarında karşılıklı göndermeler yaparak atışmalarıydı. Ben onu Zaga ile birlikte seyretmeye başladım. Bugünlerde 7'den 77'ye herkes ama en çokta gençler O'nu izliyor, O'nu seviyor, O istediği için bloglar açıyor, program konularını takip ediyor, araştırıyor, herkes gece kuşu oluyor...Hakkında bir sürü şey yazıldı, çizildi, yetenekleri, tarzı, zekası vb. Ben bu yazıda Okan Bayülgen'i farklı bir açıdan ele alacağım.

O hepimize ilham veriyor ama bana aynı zamanda başka bir şeyi hatırlatıyor. Benim çocukluk kahramanım Barış Manço ve tabi çağdaşlarımın. Çocukluğumun tek kanallı yıllarında televizyonun karşısında oturup heyecanla onun 7'den 77'ye insanlarla nasıl güzel konuştuğunu izlerken kendimi orada, sahnede olan çocuklardan biri olarak hayal ederdim. Tatlı sözünü sevdiğim o uzun saçlı, babacan adamın yanında olmayı hayal etmek, bir çocuk başka ne isterdi ki...Tabi ben biraz büyük kaçıyordum, boylu bir çocuk olduğum için yaşımı küçük gösterme imkanımda yoktu, kurtarmıyordu, onun yanındaki çocuklardan biri olmayı ıskalamıştım ama ziyanı yoktu, yani o vardı ve kalbinden yayılan sıcaklık ülkemdeki tüm çocuklara ulaşıyordu, bende o kalabalığın içindeydim. Anne ve babaların yaptıramadığı bir sürü şeyi bizden yapmamızı istemesi yeterliydi, zevkle fırçalarız dişlerimizi canım nolcak. Hiç bir şeyin fanatiği olmadım hayatımda, tarihleri, doğum günlerini hep unuturum, insanlara sevgimi ve ilgimi böyle belirli günlerin dışında göstermeyi daha gerçekçi bulurum. Lakin Barış Manço'nun gittiği günü 2 şubat tarihini hiç unutamam. Biz bilmeden öylesine bizim parçamız oluvermiş ki... Anneannemin ve dedemin ölümlerinde onların yakınındaydım ve çift basamaklı sayılarla yeni tanıştığım hayatımda, hatırladığım ilk ölüm deneyimleriydi, zamanlarını doğru düzgün hatırlayamam. Barış Manço'nun gittiği tarih bir mıh gibi çakılmış zihnime. Günlerce ağladım, o kadar çok ağladım ki, herkes gibi... Yakınlarım için bu kadar ağlamış mıydım? Çocuklarla yada ergenlerle kurulan ilişkiler, diğer arkadaşlık, ahbaplık, eş, akraba ilişkilerine benzemez. Onların kalbini kazanmak hem kolay hem zordur, çünkü sana çıkarsız yaklaşırlar ve ruhları henüz kirlenmemiş olduğu için sahte ile gerçek olanı olağan üstü bir kusursuzlukta ayırdederler. Sevgiye, sevgiyle karşılık verirler. İnsanları ele geçirmek istiyorsan (iyi veya kötü) kalplerini ele geçirmeden başaramazsın. Böyle Barış Manço'yla olduğu gibi plansız gelişen sevgiler paha biçilemez,  belki yüz yılda bulunamaz, milletçe bu şekilde sevilebilecek insanlar, her millete nasip olmaz. Barış Manço'nun bizim ülkemizde, bizim topraklarımızda var olmuş olmasından dolayı şanslı olduğumuza inanıyorum. Bizim 80 kuşağı ve onların aileleri O'nu ne kadar çok sevdiklerini gittiğini duydukları an anladılar. Bir kuşak O'nunla büyümüştük, bizi ciddiye alıyor, dinliyor, bizim yerimize ülkenin, dünyanın merak edilen köşelerinde insanlarla iletişim kuruyor, kendine özgü samimi beden diliyle bilgi ve sevgisini dünyaya akıtıyordu. 'Dünya insanı' sıfatı Barış Manço için söylenmiş gibi.

O'nun gidişi toplumda devasa bir boşluk yarattı. İnsanlar daima güven duyacakları, kendilerinde başarılarıyla ve samimi eylemleriyle hayata dair olumlu yansımalar yaratacak toplumun önünde olan nitelikli insanların varlığına ihtiyaç duyarlar. Şuan Türkiye'nin buna çok ihtiyacı var. Herkesin herkese benzediği, insanların meslekleri, takımları, tuttukları partileri, üzerinde yaşadığı il sınırları ve daha milyonlarca şeyle tanımlanarak standartlaştırılmaya uğraşıldığı bu genç toplumda, gençlerin kendilerini ciddiye alan, ciddi bir adama ihtiyaçları var. Okan Bayülgen bambaşka bir insan, belki Barış Manço ile aralarında ki tek ortak nokta aynı kutunun içinden bize ulaşmış olmalarıdır, bilemem ama Okan Bayülgen bende aynı Barış Manço'nun oluşturduğu hissiyatı oluşturuyor. Peki neden? Çünkü; ikiside insanlara değer veriyor, her ne yaparlarsa yapsınlar, eylemlerinin kaynağını oluşturan temel bu, insan sevgisi.  Adam olacak çocuklar büyüdüler, benim Barış Manço'yu hayranlıkla izleyişim gibi onlarda Okan Bayülgen'i öyle izliyor. Hepimiz O'na inandığımız için O'nu beğeniyoruz. Bu yüzden onun gibi yakışıklı eylemler içinde olmak istiyoruz. O'da gençlerin O'na olan inancı ile kendi tecrübesini birleştirerek ortaya bir "on8" projesi koydu. on8 kutusundan neler çıkacak gerçekten bende çok merak ediyorum, herkes gibi bende bu projeye dahil olmak ve on8 kutusunun arkasında koşturmak istiyorum. Evet biraz büyüdüm ama "on8" gösteriyorum ;)

...







1 Ocak 2008 Salı

Ben bir röportaj okur severim.


YANLIŞ İNSANA DUYULAN AŞK BİLE HİÇ AŞIK OLMAMAKTAN İYİDİR

"Bütün aşkların özü, Tanrı'ya duyulan aşk. Ama aşk, aşktır. Mevlânâ diyor ki: "Gönlünde aşk olsun da neye karşı olursa olsun." Yanlış insana duyulan aşk bile hiç aşık olmamaktan iyidir. Bir kadına ya da bir erkeğe duyduğun aşkla, Tanrı'ya duyduğun aşkı ayırmak mümkün değil. Çok sevdiğin bir insanın gözüne baktığında, onun gözünde gördüğün o ışık, Tanrı'nın yansımasıdır. Kızına duyduğun aşk da, Tanrı aşkının 2,5 yaşındaki bir kız çocuğu manzarasında şekillenmiş hali. Kuş, ayakkabı, insan, ney...Hiç önemli değil, yeter ki duyduğun aşkın içinde samimiyet olsun..."   röportajın linki

Ben bir röportaj okur severim. Bs player’ımdan karışık Türkçe müzik arşivimden seçme parçalarımı dinlerken diğer duyularımla hiç tanımadığım birilerinin kısa hayat cümleciklerinin üzerinden geçiyorum. Başkalarının cümleleri içerisindeki hayatı öğrenmeye öylesine hevesliyim ki. Ne yapmış, nasıl büyük adam olmuş, yaşamında neyi ıskalamış, neden ders almışta neyi en çok sevmiş, niye aşık olmuş terk etmemiş, hep gitmiş hiç kalmamış, diğer yandan öteki suların dibinde, paraşütün tepesinde, dağın yamacında, buzullarda, çölde, evinin bahçesinde ne hissetmiş? Paylaşırken, bencilken, severken, acı çekerken, yardım ederken, gezerken tozarken yaşarken bunu nasıl becerebilmiş. Merak ediyorum. Keyif alıyorum elimde değil!

Ve bunları okurken evimde, odamda, şu sırtlığı kırık gevşek vidalı yamuk sandalyeme daha fazla çakılıp kalmış hissediyorum kendimi! Ben böle kendi başınalığa mahkum bilgisayarımın karşısında oturmuş bişiler okur gevelerken müzik çalarımdan Teoman “ benimse yenmiş tırnaklarım titrek ellerim var” diye söyleniyor. Sanki cümlesine “benimse” değil de "seninse" diye başlıyor gibi geliyor kulağıma.

İstanbul’da sonbahar. Eylül. Üşüyorum. Eylülü seviyorum ama üşüyorum. Üşüyorum çünkü eylül geldi, eylül geldi ve ben üşüyorooom! Ama aslında doğru cümle bu değildi. Doğrusu “Eylül. Yalnızım. Eylülü seviyorum ama yalnızım. Yalnızım çünkü eylül geldi, eylül geldi  ve ben yalnızıııııım!” olacaktı! Sonra düşünüyorum  .................
..............................................................................
...ki! Hım?

Hayallerime yeni bir tane daha ekledim geçenlerde. Karavanda yaşama fikri hoşuma gitti. Yılın bir iki ayı belki. 40 yaşında olabilirim o vakit, daha genç yada daha yaşlı, daha göbekli yada daha zayıf, hep koca burunlu olabilirim belki. Çocuklarım da olabilir olsun hatta fena olmaz. Tüm bunlara rağmen muhteşem bir denizin ve ormanın kıyısında bir yerde karavanımda gündelik işimi gücümü yapmanın, hayatın başka bir yanını yaşamanın mutluluğunda olabilirim.

Hayal ediyorum…

Ben bir röportaj okur severim! Of diyorum oooofffffffffff