anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2017 Salı

YAŞANMIŞ BİR SATRANÇ HİKAYESİ


Sıcak bir yaz günü köhne tramwayın kalabalığından sıyrılıp biraz daha nefes alabilmek için kendimi vagonun en arka tarafında karşılıklı üç koltuğun bulunduğu boşluk kısmına doğru attım. Önünde dikildiğim ters ikili koltuklardan birinde altmış yaş üstü yaşlıca kapalı bir hanım teyze mutsuz bir yüz ifadesiyle oturmuş, yanındaki kıza ve hemen karşısında oturan türbanlı arkadaşına doğru gözlerini alttan alttan kısarak bakıyor, gençler kendi hallerinde konuşuyorlar, bende ayakta olmam nedeniyle bu manzarayı, içten içe muzip yanlarına gülerek, bütün ayrıntılarıyla seyrediyordum. Kadının bakışlarından içinde fokurdayan bir şeyler olduğunu anlamıştım ki bir süre sonra dayanamayıp, gözlerini diktiği kızın O'na tebessümle bakmasına karşılık olarak: "Kızım tamam o saçını çok güzel kapatmışsın ama giydiğin pantolon hiç olmamışş" dedi tıslayarak. Zavallı kızcağızın tebessümü hiç beklemediği bu tepki karşısında yüzünde dondu kaldı, o sırada kadın yanındaki kızı işaret ederek "böyle başı açık, pantolonlu dolanmak çok büyük günah, Peygamber Efendimizin hadisi var! Cehennemde cayır cayır yanarsınız sonra" diye devam etti. Bir anda hiç beklemedikleri bu saldırı karşısında neye uğradıklarını şaşıran iki arkadaş ilk şoku atlattıktan sonra, türbanlı olan kız; "Pantolon giymemde ne var ki teyze, herkes giyiyor zaten çok normal bir şey ki buu, benim üzerimdeki de uzun pantolonu örtüyoor, kıyafetlerimde ona göre bol... vs vs " diye anlatmaya başladı. Kadın "valla ben demiyorum kızım Peygamberimiz söylüyor! Çokkkhh büyük günah bu erkek kılığında dolanmak, diyanetin kitabında yazıyor! İnanmazsanız ona bakın valla kitap öyle, ben demiyorum!" dedi. Bu arada çevredekilerle birlikte bu konuşmayı izlemeye başlamıştık. Ah benim o herkesle her an her yerde sohbet eden tavrım bu konuya dahil olmadan edemedi, kaçınılmaz olarak... "O söylediğiniz şey, kadının erkek kılığına girip sahtekarlık yapması ile ilgili söylenmiş, ona bakarsanız erkeğin kadın kılığına girmesi de günah, bu gündelik kılık kıyafetle ilgili bir durum değil" dememle, çevredeki kulaklar bize doğru dönmüş, konuşma bizim aramızda devam etmeye başlamıştı. Kızlar yaklaşan durakta inmeye hazırlanırken, bu arada yaşlı hanım teyzenin karşısında boşalan koltuğa ben oturmuştum. Kadın; "valla diyanetin kitabında günah olan şeyler yazıyor ben ordan okuduğumu söylüyorum, Peygamber (S.A.V) Efendimizin hadisleri var. Pantolon giymek, tavla oynamak, satranç oynamak günah!" diye sıralamaya başladı. Hop bala paşam! "Niye günah oluyormuş tavla satranç?! Yok öyle bir şey teyze" derken, bizi dinleyenlerden bir beyefendi arkadan gövdesi ve başıyla uzanıp "Günah!" diye gürleyerek kadını onayladı, "oynaması değil! tavla ve satranç oynayarak zamanı boşa harcamak günah!" dedi kaşlarını bilmiş bir edayla yukarı kaldırarak. 
"Hayır efendim değil!" dedim... 
-Günah!
-Değil!
"Günahhh!!!" diye son kez ünleyerek durağı kaçırmamak için alel acele tramwaydan indi. Bu arada tramwayda son durağına yaklaşmak üzere olduğundan epey bir boşalmış, bende bu sayede rahatça nefes almaya başlamıştım. 

- Ah! Teyzecim ben çocukken bize sürekli radyo dinlemek, televizyon seyretmek çok büyük günah, derlerdi. Şimdi bunu söyleyenlere bak bütün televizyonlar, gazeteler, basın yayın holdingleri onlara ait, sabahtan akşama kadar o televizyonun içinden konuşup duruyorlar, sürekli ekranlardalar! Hani günahtı! Böyle şeylere inanmayın, bırakın gençler tavla, satranç gibi oyunlar oynasın, karşısında ki insanın beş on hamle sonra ne yapabileceği konusunda strateji geliştirmeyi, analitik düşünmeyi öğrensin, kendini geliştirsin! İnsanların düşünmesinden bu kadar korkmayın." Kadının kafası bu söylediklerim karşısında karışmışken üstüne: "Tanrı insanların düşündüğünden daha entellektüeldir, bu söylediğiniz şeylere takılacağını sanmıyorum..."  dedim muzırca... 


Zaten ineceğim durağa da gelmiştim. Bu son sözü söyledikten sonra hayretle dona kalan kadının elini avuçlarımın arasında muhabbetle tutup sizi tanıdığıma sevindim, sağlıcakla kalın diyerek indim. Tramway giderken arkamdan inanamaz ve allak bullak olmuş bir yüz ifadesiyle bakan hanım teyzeme sevgi dolu bir el sallamayı da ihmal etmedim. 






16 Mart 2014 Pazar

taslak


....

... Benim için yazar mısın dedi. Yazamam, düşünmelerim henüz bitmediler.  Yazabilirsem şayet bir taslaktan öteye gidemez. Öyle dolu. öyle taşkın. öyle yersiz yurtsuzlar ki düşüncelerim. beyaz bir zemin üzerine üşüşen harfler kümesine sığamayacak kadar. Çok güzel düşünebiliyorum, harflerin düşünmelerimi biçimsiz kılmasından korkuyorum. Biliyorum, çocukça. Çocuğum ben... Ahh o orta birinci sınıfımıza bir dönemliğine gelen kıvırcık saçlı. mavi gözlü. gamzeli Elif'in güzel yazışına hayran kalıp, ilk defa içimde beni yazmaya iten o harlı ateşi hissettiğim gün ki gibi çocuğum ben. Yazmayı düşünüyorum hep. Sadece düşünsek ya.

....




Kendilerine okudukları kitaplardan cümleler saklıyorlar, kıskanıyorum. Aklımda hiçbir kitaba dair özgün bir cümle yok. Ben yalnız hikayenin duygusunu hatırlayabilirim. Garip değil mi? Sanki aptal mışım gibi... Kayıt kısmı yok işte bende. Bakarak yazabilirim ama.

İlkokul birinci sınıftayken öğretmenim " kim a'dan z"ye kadar alfabeyi sayabilir" dedi. En önce heyecanla parmağını kaldıranlardan biriydim. İşte marifetimi göstermek için güzel bir fırsat çıkmıştı. "Ben ben ben...." Öğretmen beni seçti. Ayağa kalkıp yirmidokuz harfi aralarında hiç boşluk vermeden, bir nefeste söylemeye başladım, tıpkı bir çocuğun hızla koşması gibi abcçdefghıijklmn.... " Naapıyorsun senn!" diye çınladı öğretmen büyük harflerle!. "Çabukk otur yerine! Terbiyesizzz..."  diye azarlayarak susturdu beni. Şaşırmıştım. Dünyada hiç kimse harfleri benim kadar hızlı okuyamazdı ve ben bunu öğretmenime göstermek istemiştim. Aferin bekliyordum. Teneffüs olunca arkadaşlarım heyecanla yanıma gelip, " vauvvvv bu kadar hızlı saymayı nasıl başarıyorsuuun " diyerek hayranlıklarını gizleyemeden sordular. Marifetimi yanlış kişiye göstermişim.

Konuşkan bir çocuktum, çok zor sustum ben. Düşünüyorum.



14 Ekim 2012 Pazar

Pınar'a mektup


Pınar anne nasılsın? Sana yazmayı düşünüyordum bir süredir bugün attığın kısa mesaj beni harekete geçirdi, Cep telefonumun tuşları beni sinir ediyor o nedenle mesaj atmak zor geliyor. Bir süredir hayatımda yenilikler değişiklikler olsun diye yıllardır içinde yaşadığım bu odada değişiklikler yaparak yenilikleri hayatıma çağırmaya karar verdim. İlk iş temizlik, birikmiş bir gün lazım olur diye yada anısı olduğu için kolilere tıkılmış milyonlarca yazı çizi ıvır zıvır, çocukluk günlüklerim, kataloglar, dergiler vs vs vs... O kadar çok şey  biriktirmişim ki Pınar inanamadım kendime. Bu küçücük odada tıklım tıkış yaşamışım yıllarca. Koli koli çöp ve kağıt attım! 5-6 koli sağa sola maket malzemesi ve kitap vs gibi şeyler dağıttım. 


Eski notlarımı yazılarımı karıştırırken, elime konuşmalarımızın notları geçti; üniversite yıllarımızda gece boyu yazdığımız kısa mesajları not etmişim. Okudum tekrar şöyle bir...Ne romantik şeyler yazmışız, yaratıcı şeyler  de var ve işte iki çocuk yüreğin dostça çırpınışları, çokça gülümsedim. Şimdiki zamanımdan bakınca gereksiz  ve bizlere hiç bir anlam ifade etmeyen bir takım isimlerde geçiyor yazılarda. Kendimizi boşuna üzmüşüz be Pınar.

İnsanları ve olayları çok fazla, aşırı, gereğinden fazla önemsemişim. Uzun yıllar büyümeyi istemeyişimin çocukça çırpınışlarıymış hepsi. Şimdi iyi ki büyümüşüm diyorum, şimdiki beni seviyorum. Geçmişin yüklerinden kurtulmaya karar vermiştim, eski yazıları da attım. Zaten güzel olan şeyleri hatırlıyorum ya, belgesine gerek yok artık ................................................................................................................................. adı bile kalmamış... Velhasıl dostluklarımız gerçek gerisi yalan, yaşanan herşey hayal olmaya mahkum o nedenle ben sadece şimdiyi yaşıyorum ve şimdiyi hayal ediyorum.

........bugünlerde............................? Bir iki yıldır,.......................................................,
daha çok okuma araştırma öğrenme eylemleri ......................................... 
.................................................. hayata geçirmeye başladım ve  ...........................................
Henüz ............................................................................................... yapamayacağım,
........................................dediğim anda bir şey çıktı hep karşıma,........................................
............yine yeni bir  .......................................... bana .......................................................................
son........................................................................................bir haftadır.........................Yavaş
yavaş.............................................................................................................................konuşuyoruz
......................umudu..........................................................................................................
.....................................................Akışa bıraktım işte kendimi 
...............................................diyorum........................................................
.........................................,.......................................................çekiştirmesi gerek, aksi halde
........................................ ..................................
Sana kalbimden  temiz bir yaprak gönderiyorum Pınar...

...Sevgiyle öpüyorum.

......


17 Eylül 2012 Pazartesi

rastgele




Gözlerimi kapadım ve kütüphanemin rafları arasında ellerimi gezdirerek ne olduğunu bilmeden rastgele bir kitap seçtim, rastgele bir sayfa açtım, rastgele bir noktaya parmağımı koydum.

"...İstanbul'luluğun ötesinde Kadıköy'lülük diye bir şey vardır, ve Kadıköy az çok taşra koksa da, nasıl oluyor bilmem, Kadıköy'lüler avrupalı kokarlar..."

                        Denizli Pencere (Afşar Timuçin) Sayfa:77
                        Basım yılı; doğduğum yıl.







26 Haziran 2012 Salı

Suyun hafızası ve dedemin nefesi


Etrafımda devasa göbekleri gövdelerinden büyük olan adamlar ellerinde hiç söndürmedikleri sigaralarıyla dolanıyorlar, o kadar kalabalıklar ki yaydıkları dumandan nefes alamıyorum, bu koca göbekli adamların misafirleri de kendilerine benziyor, elimdeki yelpazenin cılız rüzgarı ile kendime oksijen boşlukları yaratmaya çalışırken Burçin'nin gönderdiği yazıyı gördüm; 'Suyun Hafızası'. Evet daha öncede haberini duymuştum, (inanılır değil lakin konu böyle) Japon bilimadamları suya yazılı veya sözlü olarak aktarılan sözlerin sudaki molekülleri etkilediğini keşfediyormuş... Yazıda bahsettiğine göre; istenilen tüm olumlu düşünceler ve enerjiler suya odaklanarak yüklendiğinde veya suya yazılarak suya geçirildiğinde bu sayede tüm olumlu düşünce ve enerjiler, yüzde yetmişi su olan bedenimizde çalışmaya başlıyormuş... Bunları okurken ister istemez aklıma rahmetli dedem geldi. Dedem bizim mahallenin alaylı en "nefesi kuvvetli" adamıydı. Tabi öyle gel kısmet açayım, dur kocanı evine bağlayayım türünden değil. Bizim mahallede kaşı başı ağrıyan kendini halsiz hisseden ne kadar yaşlı başlı kadın var dedemin kapısını aşındırırdı, dedemde dua isteyen herkesin eline bir bardak su tutuşturup bir sürü dualar okuyup o suya üflerdi, bazende tabağa dolma kalemle Arapça duaları yazar sonra yine okuya okuya o tabağa su döker ve bunu okuduğu kişiye içirirdi. Dedemin en çok talep gören duası ise nazar duasıydı, zirâ mahallede ne kadar kocamış, şişko, çirkin kadın varsa hepsine sürekli nazar değiyordu. 


Çocukken insan her söylenene inanıyor. Çocuklar arasında dolanan pek çok gizemli efsane vardı, her yıl baharla birlikte mahallemizde çoğalan kurbağalara dokunursan veya yıldızları sayarsan ellerinde koca koca sihiller olacağına inanılırdı. Dedemin bunun içinde bir formülü vardı; benim ve pek çok çocuğun hatta yetişkin insanların bile bir türlü kurtulamadığı ve sürekli çoğalan bu et benimsi şeyler için yılın belli bir mevsiminde ( hep aynı mevsim olması gerekiyor, şimdi hatırlamadığım bir takvimi var), gül ağacından koparılmış taze bir dalı temizleyip ip gibi sara sara bir dua okur sonra da o dolanmış dalı, kuruyacağı bir yere, örneğin kömür sobasının borusuna bağlanan çamaşır demirine asardı. Gül dalı kurudukça sihillerde kaybolur gider en sonunda bu kurumuş dal sobada yakılarak imha edilirdi. Ben dahil bir çok kişinin bu sihillerden kurtulduğunu bilirim. Duanın saf gücü mü, inancın saf halimi, şimdinin pozitif enerjisi mi nedir bilmiyorum ama dedem üfledi ve oldu işte.



25 Haziran 2012 Pazartesi

bisikletli tüpçülü yazı





Kapıların kilitlenmeden gece yarılarına kadar oturulduğu zamanları ucundan yakalayabildim. Hem de İstanbul'da. O vakit bizim buralar para hırsı yüzünden Bayburt'lu mütahitler tarafından çirkin beton bloklarla katledilmemişti. Bahçeli evlerin sıra sıra dizilmesi yetmezmiş gibi bahçelerin dışında dahi tırmanabileceğimiz nice ağaçlar olurdu. Çamurlara bata çıka okula gider gelirdik. Önce o yollara mıcırlar döküldü. Bu mıcırlı yollarda düşe kalka, arkadaşlarımdan bir turluğuna ödünç aldığım bisikletleri sürmeye çalışarak bisiklet kullanmayı öğrenmiştim. Dizlerim bisiklete binmeye çalışırken edindiğim sevgili yara izleriyle doludur. Mahallenin en fikayalı bisikleti BMX idi, benim çocukluk rüyamdı. Büyüdükçe hayal ettiğim bisikletlerin markaları değişti ama bisiklet sevdam değişmedi. Günlerden bir gün yandaki cimriliği ile ünlü komşu amca dayanamayıp kendi deposunda çürümeye terk ettiği eski kontra bisikletini bana o zamanın parası yüz lira gibi cüzi bir paraya satmaya karar verdi, baktı ki onuda veremeyeceğim hibe etti. Bisikleti özenle kırmızıya boyadım, kuzenim Yunus abimin yardımıyla bir kaç yerden patlamış olan şambriyelini uzun emek isteyen işlemlerden sonra yamaladım, jantlarını tamir ettim, üzerine renkli yanar döner florasanlar ve bir korna taktım, bisikleti binilir hale getirdim. Yollar hala mıcırlıydı. İstanbul'da yapılan yol inşaatlarına sürekli yenileri eklendiği için sonunda bizim bahçenin duvarı her yıl asfaltlar atıla atıla yolla bir olmuştu. Artık bahçe kapısına ihtiyaç duymadan yoldan hoop atlayıp bizim bahçeye giriyorduk. Benim eski bisiklet artık kullanamayacağım hale geldiğinde onu kapıdan geçen bir hurdacıya satmıştım, az ötede başka bir çocuğun o bisikleti satın aldığını ilerleyen zamanlarda da bindiğini görecektim. O yıllara geldiğimizde mahallenin çehreside yerini hızlıca çirkin gri binalara bırakmaya başlamıştı, büyüyorduk ama kapıları kilitlemeden büyüyen bir çocuğun sahip olduğu güven duygusuyla, tehlikeleri bilmeden. Evimiz bahçenin kenarına kondurulmuş bir gecekonduydu ve ardına kadar dayalı kocaman bir kapısı vardı. Binalar ve etrafımızda tanımadığımız insanlar çoğalana kadar öyle kaldı. Annemler sabah erkenden işe giderlerken ben bütün gün evde tek başıma kalırdım. Yine öyle günlerin birinde kapının önünde acayip sapık tipli bir adam belirdi, kısa, sarı kirli yüzlü, üstü başı pejmürde, kapıya çıkıpta onu karşımda görünce bana bakıp gizemli bir şekilde "annen evde mi" diye sorunca tüm parçalar birleşmişti, bana kötü bir şey yapacaktı ve ağzımı yokluyordu! "Evde, bir dakika çağırıyım" dememle koca demir kapıyı gürültüyle ve olanca ağırlığıyla adamın suratına çarpmam bir olmuştu. Gerçekten çok korkmuştum! Korkum biraz geçtikten sonra kapının hemen yanındaki camı hafifçe aralayarak adama "niye sordunuz" dedim. Bana "korkma" dedi "ben tüpçüyüm." Meğer adam bizim mutfak tüplerini aldığımız tüpçüymüş, hani o vakitler ritimli kornalarıyla mahallelerde dolanan kamyonlarla evlere servis verenlerden. Az daha adamın suratı dağılacaktı...













Halkın sesi

.
.
.
Bilenler bilir. Yaşanmış bir toplu taşıma hikayesi, yıl 2012. Bir blogger gelecekle ilgili ön görüler geliştirebilen kişidir. Artık minibüslerde paso soruluyor... Sebebi ben değilimdir canım. )

Günaydın İstanbul kardeş diyen bir sesle yeni haftaya başladım. Havanın hafif esintisi yüzünden günün geri kalanıyla ilgili umutlu duygularla doluyum.

 Sabahın erken saatinde minibüs uzaktan yan yatmış geliyor, sola doğru düştü düşecek...Bu minibüsü yakalayamazsan arkadan gelenlere binilemez çünkü onların kapıları, bizim semtin rüzgar sörfçüleri tarafından, minibüsün kapı demirlerine sıkı sıkı iki kolları ile asılmak suretiyle tutulmuş oluyor. Off sabah minibüse binmek çin işkencesi gibi! Mecbur biniyorum. Dazlak şöför ben bindikten sonra ancak iki kişilik daha boşluk kalan minibüse on kişi daha aldı. Neredeyse tek ayak üstünde durduğum için arkama göbekli bir kadının denk gelmesine seviniyorum, şimdilik halimden memnunum ama sıcaktan ve minibüsteki diğer kıllıların yaymış olduğu buharlardan dolayı nefes almakta zorlandığım için sinir gazlarım yukarı doğru yükselmeye başlamış tam  gırtlağımın olduğu izaya gelmişti ki arkadan parayı uzatan bir ses; "bir öğrenci" dedi. Dumkof şöför, "elli kuruş daha göndersin, üniformalı olmayan adamdan öğrenci parası almıyoruz" dedi, pis, sahtekar, hırsız dermiş gibi bir ses tonuyla. Gırtlağıma kadar ulaşan sinir gazım sabah kalınlığında cızırtılı bir sesle pırtlayı verdi ağzımdan, " Ne olur alsanız" dedim, " illa üniformaya bağlıyorsunuz belli ki adam öğrenci yaşı küçük bir şey yapacaksınız bari tam yapın, ne o öyle, üniformalı üniformasız!" Minibüstekilerin kısık gözleri açıldı birden, koltuklarında uyuklayanlar kulaklarını dikleştirerek konuya dikkat kesildiler. Dazlak kafadan çıkan ses; " biz napalım (laynlı ses tonuyla) birliğe gidin söyleyin karar onlardan çıkıyor" dedi. Dedim ki; "sana söylüyorum işte siz zaten aranızda toplanıp konuşuyorsunuz ya!" Güneş gözlüklerinden başka sadece koca keli görünen dumkof kafalı şöför; "koca adamlar biniyor ne bilelim öğrenci mi değil mi" diye kendini savundu. "O zaman paso sorun" dedim. Koca kel kafalı dumkof tipli denyo şöför sürekli yolcu alarak minibüsü konserve kutusuna yolcularıda sardalyaya çevirmenin vahşi kazanmışlığıyla iyice kabalaşarak; "Yav abla sabah sabah başka işin mi yok" dedi. Önümde iki büklüm, sıkıştığı köşeden açık camın kenarına tutunarak güç bela ayakta durmaya çalışan ben yaşlarda bir adam "heee" der gibi kafasını sallayarak, göbekli dumkof şöförü onayladı. "Ben" dedim "ben, halkın sesiyim, sessiz kalabalıkların çoğul sesi, bulanık zihinlerin netlik ayarı, hayata bir nebzede bu minibüsün kenarından tutunmaya çalışan, her daim varılması gereken noktaya istenilen saatte ulaşmaya çalışan birisinin savrulmuş zamanları yakalama aceleciliğinde yaşayan, koşturan, çabalayan, didinen ve en sonunda bu sola çeken minibüsün en kör noktasına konserve edilmiş olmanın isyanındayım uleynnn" dedim, içimden...

Alın size yeni bir İstanbul yazısı.

.
.
.



9 Nisan 2012 Pazartesi

Anne mobbingi


Meral Okay'ın ölüm haberi haftanın ilk günü bomba gibi düştü gündeme. Böyle yetenekli, sevgiyi, aşkı kendine özgü güzellikte anlatabilen nadir insanların gidişi gerçekten acı veriyor. Bugün ilk defa eşinin ardından ona olan aşkına dair yazdıklarını okudum. Anlattıkları hayatta bir kez söylenebilecek şeyler. "Aşk bir sızma halidir" demiş Meral Okay, tıpkı televizyon denen o küçük kara kutudan bizim hayatlarımıza sızması gibi. Hikayelerinde insana dair anlattıkları ile içinde yaşadığı toplumla nasıl güzel bağlar kurmuş, bizi bize anlatmış. Meral Okay gibiler bir kere girdi mi o kara kutuya bir daha çıkamaz, çok uzunca yaşasaydı bile bizim için gidişi hep erken olurdu. Her güzel şeyin bir başlangıcı vardır. O'da bize güzel başlangıçlar bıraktı. İyi yolculuklar usta...


Çok sigara içermiş en son ince uzun purolardan içtiğini okudum. Bazen sevdiklerimizin kalbini kırmak uğruna kötü alışkanlıklarını terketmeleri için ciddi baskı uygulamalıyız diye düşünüyorum. Belki sigara her zaman birinci neden değildir ama büyük bir tetikleyici olduğu kesin. Whitney Houston gibi dev bir yetenekde bağımlılığı yüzünden öldüğünde yine aynı şeyi düşünmüştüm. Bana kalırsa birileri bu işi görev edinip zorla bu insanların kendilerini tüketmelerine mani olmalı hatta böyle kamuya mâl olmuş dev sanatçılar için özel mobbing uygulayanlar, kamusal kurumlar filan olmalı. Bende bir ara bu sigara denen çubuğu tüttürmüştüm. Annem bu duruma her zaman ve her koşulda, yılmadan çok aşırı tepkiler vermiştir. Ben inatla kaçak göçek sigara içmeye direnip; yeter artık bil anne ben sigara içiyorum al gör dediğimde ve bunu her söylediğimde bile O'da inatla elimde her sigarayı görüşünde sanki beni ilk defa öyle görüyormuş gibi hayretler içinde kalıp, beni daima sigaraya özenen 10 yaşındaki bir çocuk gibi azarlıyordu. Bu şekilde davrandığı için sigarayı hep gizli saklı içmek zorunda kaldım ve her içişimde annem aklıma geldiği için vicdan azabı çektim. Gecenin kör karanlığında bile bir kaç saat önce evin taaa öbür ucunda balkon camından dışarı sarkarak tüttürdüğüm çubuğun kokusunu alıp, gelip hesap sormayı hiç ihmal etmezdi. Öyle güçlü koku alıyor ki o da ayrı bir yazı konusu olur. Ama bu güçlü anne mobingi için minnettarım. İyi ki böyle davranmış, iyi ki abartmış, zorlamış, vicdan yapmış. Sigara içmekte bir özgürlük evet ama sevdiklerimizin bunun karşısında verdiği tepkiye sahip olabilmekte büyük ayrıcalık. O yüzden siz siz olun daima sevdiklerinizin zararlı alışkanlıklarının karşısında olun.




Yazıyı ustanın sözüyle sonlandırmak istiyorum. "Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden 'biz' olma halidir" Meral Okay



2 Nisan 2012 Pazartesi

Soru neydi?


Burs parası almak için İstanbul Büyük Şehir belediyesinin Fatih Unkapanı'ndaki eski binasının önünde dizilmişiz. Her tarafımızdan öğrencilik akıyor, haliyle fakiriz. Aş evi kuyruğu gibi upuzun bir sıra caddelere kadar aşmış. Önümde ve arkamda benimle beraber bekleyen öğrencicikler var, hiç birini tanımıyorum. Arada da birileri gelip gidip arabasını durdurup "bu ne sırası bu" diye soruyorlar, burada ne bekliyorsunuz, ne kadar dingilsiniz filan der gibi. Gayet keyifliyim oysa, her soruya içimden sessizce komik cevaplar veriyorum, kendi kendime geyik yapıyorum ve karnımla ben gülüyoruz çaktırmadan. Derken bir normal yurdum ev kadını takmış eline çocuğunu yanımızdan geçerken birden yine benim yanımda duruverdi ( upuzun kuyrukta hep de benim dibime gelip soruyorlar, sanki üzerimizde danışma yazıyor anacım ), "bu ne kuyruğu" diye sordu yanıma sokulup. Bir kaç saniye bekledim başkası cevap versin diye, öyle bir baktı ki suratıma nolur cevap ver der gibi, ı a enhhh peki peki dedim içimden ne olacak "ekmek kuyruğu" Sonrada hafiften güldüm mü karnım mıydı yoksa o. Hatırlamıyorum. Kadın birden küstü bana, dudakları aşağı düştü, onla alay ettiğimi sandı. ( ben kendimle alay etmiştim aslında ) Kırgın ve kırılgan bir sesle "ben bilmem neyi arıyordum onun için şey etmiştim" dedi. Ahhh boş boğaz dedim kendime naaptın tutamadın çeneni, sanki kadına dayak atmışım gibi hissettim, vicdan azabı çekmeye başladım. Sıradaki tanımadığım ötekiler hemen gerekli açıklamayı yaptıktan sonra bana bön gözlerle "pis, terbiyesiz, kafadan kontak" bakışı attılar.




22 Mart 2012 Perşembe

çocukluğumun paslı çivilerine dair


Burçin’den sonra en sadık posta arkadaşım Türk Dil Kurumu. Her gün bana düzenli olarak değerli bilgiler gönderiyor. Genelde yazışmalarım hep tek taraflı olmuştur. Çünkü ben on parmak yazan  geveze parmaklara sahip olduğum için ve yazacaklarımın sonu hiç gelmeyecekmiş gibi yazdığımdan sonunda benim dışımda herkes pes ediyor.

Ben bir bayankuşum, yani geceleri uyuyamayanlardan. Çocukken de geceleri uyuyamazdım. Zorla beni yatırmaya çalışan annemin uyumasını bekledikten sonra gecenin karanlığında sessizce bir mum yakar ve bahçeli gecekondunun ıssızlığında heyecanla kitap okumaya koyulurdum. Bazen de şimdi bana saçma sapan gelen şeyler karalardım, nasıl tatmin olurdum, nasıl mutlu olurdum, anlatılmaz yaşanır. Tabi o zamanlarımda iş bulmak, para kazanmak ya da kapitalist, berbat, boktan dünyanın kaygılarından bi-haberdim. Bolca kuşlara ve bahçedeki otlara sevgi beslediğim yaşlarımdı. Baharın gelişini bir sabah ansızın açan papatyalardan ve kırmızı gelinciklerden anladığımız zamanlardı ve ablamla birbirimizi bunun için heyecanla uyandırırdık. Açan çiçekleri ilk gören kişi olmanın, yeni olgunlaşan kayısıları ilk kez koparıp yemenin telaşında geçen, her yıl nisan ayında bahçemizde mantar gibi bitiveren yavru kediciklerle birlikte sıç sıç sıçrayarak oyunlar oynamanın mutluluğunda...

Bunları neden anlatıyorum. Sıradan bir çocukmuşum gibi davranıp aslında sıradan olmadığımı fark ettiğimi imâ eder gibi. Oysa benim zamanımda tüm çocuklar buna benzer şeyler yapardı. (Geceleri uyuyamamak hariç sanırım.) Duvarlara, ağaçlara tırmanıp, yeni yapılan inşaatların üst katlarından, zemindeki kumlara atlayarak ucuz kahramanlıklar yapıp eğlenen, çelik çomak oynayan, çamura havadan marifetli atışlarla saplanan dev paslı çivilerle labirentler çizen, çamurdan oyuncaklar yapan çocuklar. ( Ah evet dönüşen kentin dev oyuncaklarıydı inşaatlar ) Bunları daha çok erkek çocuklar yapardı ama ben kız ve erkek diye bir ayırımı hiçbir zaman onaylamadığım için ne oyun bulduysam onu oynadım.

Şimdilerde de ne iş bulduysam o işte çalışıyorum. Buradan bakınca inşaatlarda oynayan çocuktan olsa olsa amele olur gibi görünüyor. Amele değilsem bile bir amelecik olabilmişsem, şu gariban dünyanın çamuruna bir paslı çivide ben çakabilmişsem ne mutlu bana.



Yani ben hep böyle kendi kendime takılıyorum.
Gündüzleri uyuyabiliyorum ayrıca.
Ayrıca 80'lerde çocuk olmak birazda böyle bir şeydi...