istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2017 Salı

YAŞANMIŞ BİR SATRANÇ HİKAYESİ


Sıcak bir yaz günü köhne tramwayın kalabalığından sıyrılıp biraz daha nefes alabilmek için kendimi vagonun en arka tarafında karşılıklı üç koltuğun bulunduğu boşluk kısmına doğru attım. Önünde dikildiğim ters ikili koltuklardan birinde altmış yaş üstü yaşlıca kapalı bir hanım teyze mutsuz bir yüz ifadesiyle oturmuş, yanındaki kıza ve hemen karşısında oturan türbanlı arkadaşına doğru gözlerini alttan alttan kısarak bakıyor, gençler kendi hallerinde konuşuyorlar, bende ayakta olmam nedeniyle bu manzarayı, içten içe muzip yanlarına gülerek, bütün ayrıntılarıyla seyrediyordum. Kadının bakışlarından içinde fokurdayan bir şeyler olduğunu anlamıştım ki bir süre sonra dayanamayıp, gözlerini diktiği kızın O'na tebessümle bakmasına karşılık olarak: "Kızım tamam o saçını çok güzel kapatmışsın ama giydiğin pantolon hiç olmamışş" dedi tıslayarak. Zavallı kızcağızın tebessümü hiç beklemediği bu tepki karşısında yüzünde dondu kaldı, o sırada kadın yanındaki kızı işaret ederek "böyle başı açık, pantolonlu dolanmak çok büyük günah, Peygamber Efendimizin hadisi var! Cehennemde cayır cayır yanarsınız sonra" diye devam etti. Bir anda hiç beklemedikleri bu saldırı karşısında neye uğradıklarını şaşıran iki arkadaş ilk şoku atlattıktan sonra, türbanlı olan kız; "Pantolon giymemde ne var ki teyze, herkes giyiyor zaten çok normal bir şey ki buu, benim üzerimdeki de uzun pantolonu örtüyoor, kıyafetlerimde ona göre bol... vs vs " diye anlatmaya başladı. Kadın "valla ben demiyorum kızım Peygamberimiz söylüyor! Çokkkhh büyük günah bu erkek kılığında dolanmak, diyanetin kitabında yazıyor! İnanmazsanız ona bakın valla kitap öyle, ben demiyorum!" dedi. Bu arada çevredekilerle birlikte bu konuşmayı izlemeye başlamıştık. Ah benim o herkesle her an her yerde sohbet eden tavrım bu konuya dahil olmadan edemedi, kaçınılmaz olarak... "O söylediğiniz şey, kadının erkek kılığına girip sahtekarlık yapması ile ilgili söylenmiş, ona bakarsanız erkeğin kadın kılığına girmesi de günah, bu gündelik kılık kıyafetle ilgili bir durum değil" dememle, çevredeki kulaklar bize doğru dönmüş, konuşma bizim aramızda devam etmeye başlamıştı. Kızlar yaklaşan durakta inmeye hazırlanırken, bu arada yaşlı hanım teyzenin karşısında boşalan koltuğa ben oturmuştum. Kadın; "valla diyanetin kitabında günah olan şeyler yazıyor ben ordan okuduğumu söylüyorum, Peygamber (S.A.V) Efendimizin hadisleri var. Pantolon giymek, tavla oynamak, satranç oynamak günah!" diye sıralamaya başladı. Hop bala paşam! "Niye günah oluyormuş tavla satranç?! Yok öyle bir şey teyze" derken, bizi dinleyenlerden bir beyefendi arkadan gövdesi ve başıyla uzanıp "Günah!" diye gürleyerek kadını onayladı, "oynaması değil! tavla ve satranç oynayarak zamanı boşa harcamak günah!" dedi kaşlarını bilmiş bir edayla yukarı kaldırarak. 
"Hayır efendim değil!" dedim... 
-Günah!
-Değil!
"Günahhh!!!" diye son kez ünleyerek durağı kaçırmamak için alel acele tramwaydan indi. Bu arada tramwayda son durağına yaklaşmak üzere olduğundan epey bir boşalmış, bende bu sayede rahatça nefes almaya başlamıştım. 

- Ah! Teyzecim ben çocukken bize sürekli radyo dinlemek, televizyon seyretmek çok büyük günah, derlerdi. Şimdi bunu söyleyenlere bak bütün televizyonlar, gazeteler, basın yayın holdingleri onlara ait, sabahtan akşama kadar o televizyonun içinden konuşup duruyorlar, sürekli ekranlardalar! Hani günahtı! Böyle şeylere inanmayın, bırakın gençler tavla, satranç gibi oyunlar oynasın, karşısında ki insanın beş on hamle sonra ne yapabileceği konusunda strateji geliştirmeyi, analitik düşünmeyi öğrensin, kendini geliştirsin! İnsanların düşünmesinden bu kadar korkmayın." Kadının kafası bu söylediklerim karşısında karışmışken üstüne: "Tanrı insanların düşündüğünden daha entellektüeldir, bu söylediğiniz şeylere takılacağını sanmıyorum..."  dedim muzırca... 


Zaten ineceğim durağa da gelmiştim. Bu son sözü söyledikten sonra hayretle dona kalan kadının elini avuçlarımın arasında muhabbetle tutup sizi tanıdığıma sevindim, sağlıcakla kalın diyerek indim. Tramway giderken arkamdan inanamaz ve allak bullak olmuş bir yüz ifadesiyle bakan hanım teyzeme sevgi dolu bir el sallamayı da ihmal etmedim. 






13 Mayıs 2016 Cuma

Sıradan şeyler

Hayatıma katılan yeni neşe, mutluluk, yaşam sevinci. Kendisi böyle mışıl mışıl uyuyor beyefendinin ama sabah dört beş oldumuydu tepemde bitiyor. Tek başına oynamayı öğrenemedi daha. Uykum bölünüyor sonra saat yedi sekiz gibi tekrar uykuya dalıyorum. Düzensiz uykuların kucağındayım. Dün günü çarşamba sanıyordum meğer perşembeymiş.  Akıl başta değil ki! Geçici işte hep bunlar. İyot hapına başladım ama halsizliğim devam ediyor. Bir yandan halsiz olmam iyi hem deliksiz uyuyorum rüya bile görmüyorum hem de sakinim.

Bizim insanımız bu sıra verme, bekleme konusunda çok kaba. Ezer geçer arkasına bakmaz vs. Ben çok yaşıyorum, artık bende sinirlenmemeyi öğrendim ama ne diyeceksem de diyorum onlar bana sinir oluyor, sakin sakin lafımı sokuyorum... Tabi hep aynı cevabı alıyorum; "tamam işte özür diledik ya amma uzattın!"

Geçenlerde metrobüse girişte adamın biri beni götüyle itekleyerek akbil kabinine basıp geçti. Gidip parmağımla adamın omzuna bastırıp "ben sizin gibi insanları her gün görüyorum, sürekli çarpıp, ezip geçip, kaba saba itip kakan. Yanda ki akbiller boştu niye beni itip ayağıma basıp geçtiniz?" diye sordum. Acelesi varmış, muhasebeciymiş vs vs özür dilermiş, Dedim; "bana ne senin işinden neysen nesin! Benimde acelem var belki, sen benden özür dile diye demedim zaten kabalığınız... adam kendi kabalığının hatırlatılmasından rahatsız olunca aynı cevabı verdi; "tamam işte özür diledik ya amma uzattın..." Özür dileyebilecek kadar medeni isen öncesinde önündeki ardında ki insanın ayaklarına basıp geçecek kadar kaba, öküz, saçma biri olmaya hak kazanıyorsun yani...
....
İyi ki Üzüm var, o sadece oyun oynarken koşturduğunda depar atarken yada oynamak için hoplayıp zıplarken filan minik kazalar yapıyor. Bile isteye kalbimi kırmaz mesela. Seviyormuş gibi yapıp arkasını dönüp gitmez, yanlış anlaşılacak hiç bir tarafı yok bir kere, belli ki onu sevmemden şikayetçi değil. Öyle koşulsuz bir sevgi O'nunkisi. Beklemediğin bir anda gelip ayaklarının ucuna kıvrılı verir mest eder seni.




8 Ocak 2015 Perşembe

Kızgın Boğa

İnsan türünün evrimleşmiş veya evrimi toplu taşıma kalabalığına takıldığı için yarı yolda kalmış olanları dahil, sürekli yanıp sönen ayaklı "evrende yalnız değiliz" tabelası gibi dolanı dolanıveriyorlar, aman hiç bir yer boş kalmasın, acil tüm boşlukları dolduralımm, sağlı sollu... İstanbul'da zaten kalabalıktan adım atacak yer yok. Toplu taşımalar desen düğün halayı gibi herkes el ele, kol kola...

Metrobüse en arka kapısından son binen kişi olmayı başarmıştım ki, iri yarı, pala bıyıklı bir "amca", beni arkamdan gövdesinin gücüyle ittirerek bir kedi yavrusunun sığabileceği boşluğa girdi. Kapı adamın iri gövdesi ile bir bütün halinde kapanıncaya kadar o boşluğa sığmak için etrafında da üç kere dönünce beni ve etrafındakileri ittire ittire iyice diğer kişilere yapıştırdı. Oysa ben ondan önce biraz yer açabilir misiniz? diye rica etmiştim, insanlarda biraz kımıldanarak benim için boşluk yaratmışlardı. Adam beni ittire ittire o daracık yere sığmaya çalışınca sinirim tepeme zıpladı! Sesimi yükseltmeden ve olanca dürüstlüğümle; "sen de iki kişilik yer kaplıyorsun ama daracık yere sığmaya çalışıyorsun" dedim... Bunu duyan kaba saba adamın gözleri birden irileşti, dişlerini sıktı ve bakışlarını bana doğru haince berelterek, "Sana neğğ! Sana mı soracam! Terbiyesiz!" dedi büyük harflerle! "Sen" dedim "araca bineceksin diye beni itip duruyorsun, senin yüzünden ben insanlarla yapışık gitmek zorunda mıyım! Sen önce kendine bak kendi halinden haberin yok!.. " "Bana bak senin ağzını burnunu gırarımmmm" dedi fütürsuzca kaba saba olan adam! İki sıra geriden daha da amca bir beyefendi "gel kızım sen böyle" diyerek metrobüsün en arka kısmında yaslandığı duvardan çekilerek benimle yer değiştirdi ve kendinden haberi olmayan kaba saba ağzı bozuk adamla aramızda set oldu. Allah razı olsun. Ben tabi ki korkmadım, zaten sakin sakin konuşuyorum, amacım kavga etmek değil adama kabalığını anlatmaktı. Lakin onun kabalıktan gözleri kararmış, kulakları kabarmış, yüzü pancar gibi kızarmış, kızgın bir boğa gibi burnundan dumanlar saçmaya başlamıştı. Metrobüs ahalisi ise kaba saba ve bir boğa gibi böğüren adamın gerçeklerle yüzleşince bozulup, sobanın üstünde kaynayan çaydanlık gibi dumanlar saçar haline bıyık altından gülüyorlardı. Adam çalıştır tuşu basılı kalmış gibi saydırıyordu.... Kulaklığımda o esnada çok sevdiğim Mor ve Ötesi müzikleri çaldığından adamın söyledikleri ve kabalığı ile daha fazla muhatap olmayıp sadece onun tehdit dolu bakışlarına gözlerimi kısarak uzun uzun tehditkar bakışlar yolladım.



8 Ağustos 2014 Cuma

KENDİNİ TANIMA


Bugünlerde yağmur İstanbul için, felaket, sel, su baskınları, karmaşa, çile demek! Benim içinse bereket, güzellik, suyun yeryüzüyle birleştiğinde çıkardığı doğal müziği dinlemenin keyfi... Keyifle mutfak masama kurulmuş bu yazıyı yazarken, yağmurun gürültüsünü evime doldurmak için camları perdeleri sonuna kadar açtım, varsın yerler azcık ıslansın... Yağmurun, zen müziğinin ve kaygılı zihnimin gürültüleri arasında kendimi gömdüğüm Doğan Cüceloğlu ustanın kitabındaki "Kendini Tanıma" ile ilgili kısmı içindeki anlamlı öyküsüyle birlikte buraya taşımak istedim.

"...Duygu ve düşüncelerini süzgeçten geçirmeden ifade edebilen çocuk, nasıl oluyor da, büyüyünce duygu ve düşüncelerini denetledikten sonra değiştirerek ifade eden bir kimse haline dönüşüyor?

Bu sorunun cevabı çocuğun büyürken aldığı terbiye ve yetiştiriliş biçiminde yatar. Çocuğun içinde yetiştiği çevre sürekli olarak hangi duygu ve düşüncelerin kabul edilebilecek, hangilerinin kabul edilemeyecek türden olduğunu belirtir. İstenmeyen duyguları açığa vurursa ya dayak ya azarlama ya da başka bir tür cezayla karşılaşır. Örneğin eve gelen konuğun yanına gidip de, "Sen pis kokuyorsun! Hiç banyo yapmaz mısın?" derse, orada bulunan yetişkin çocuğu hemen kapı dışarı eder. Bu tür birkaç cezalandırmadan sonra çocuk, "Kimsenin yüzüne doğruyu söylememem gerekiyor," genellemesine ulaşabilir.

Çocuğun cinsiyetiyle ilgili soruları, çoğu kez, hemen önlenir ve zamanla çocuk, cinselliğin, konuşulmaması gereken "kötü" bir konu olduğunu öğrenir. Hatta, çocuk sadece konuşmamaya değil, yasaklanan konularda düşünmemeye de koşullanır. Yasaklanan konularda düşünmesi körlenir, ne var ki düşünmemek, bu konularda ilgili duyguların da yok olduğu anlamına gelmez. Duygular vardır, fakat bu duyguların ifadeleri bastırılır. Bastırılan duygular bilinçaltına itilir, artık onları tanımak, bu duyguların farkına varmak, güçleşir. Ne var ki, beden bu duyguları kendinde barındırır. Bedenin vermiş olduğu belirtiler dinlenirse, tanınması güçleşmiş, bir köşeye itilmiş olan duyguların farkına varılabilir. Söz konusu olan, beden dilidir.

İçteki gerçek duyguları , heyecanları ve tutumları belirten "beden dili" nasıl öğrenilir? Bedenin değişik kimseler ve olaylara vermiş olduğu tepkiler dinlenirse, bu dil öğrenilebilir.

Şimdi kendi yaşam ve deneyimlerimden bir örnek vererek konuyu açmak istiyorum:

Tanıdığım bir tarım mühendisi, büyük kentin olanaklarından yararlanabilmek için Tarım Bakanlığı'na atamasını istiyordu. Böylece tiyatroya, operaya ve konserlere daha rahatlıkla gidebileceğini, arkadaşlarıyla daha sık buluşabileceğini ve çocukların daha kaliteli okullarda okuyabileceğini söylüyordu. Bir süre sonra karşılaştığımda bana ilginç gelen şu olayı anlattı:

"Tayin işlerini takip için sık sık Ankara'ya gidip gelmem gerekti. Gelişlerimde ortaya çıkan bazı bedensel değişiklikleri önceleri farketmedim, ne var ki, sonraları dikkatimi çekmeye başladı. Ne zaman Ankara'ya gelsem, başım ağrımaya başlıyor, sanki nefes darlığı çekiyormuşum gibi sık sık derin soluk alma ihtiyacı duyuyorum! İçimde nedenini bilmediğim bir kızgınlık oluyor, sanki dolmuştakilerle kavga etmek istiyorum, ne var ki, niçin kavga etmek istediğimi bilmiyorum. Aynı şey geçenlerde İstanbul'a gittiğimde de başıma geldi. Oysa şimdi çalıştığım Devlet Üretme Çiftliği'ne gittiğimde içimi bir huzur kapsıyor. Ağaçlarla uğraşmaktan, meyvaları toplamaktan, onların bakımıyla ilgilenmekten büyük zevk alıyorum. Ben büyük kentlerden hoşlanırım diyerek kendimi aldatıyormuşum. Bedenim, "Büyük kentten hoşlanmıyorum" diye bağırıyormuş. Şimdi önceden vermiş olduğum karardan vazgeçtim ve tayinimin durdurulması için Bakanlığa başvurdum."

Bedeninin dilini anlamaya başlayan kişi, yaşam biçimiyle ilgili daha yerinde kararlar verebilecek duruma gelir. Örneğin, arkadaşınızla gerçekten hoşça vakit geçiriyor musunuz, yoksa zorunlu olduğunuz için mi O' nu ziyaret ediyorsunuz? Yaşamınızda önemli olan bir kişiden sürekli sakladığınız bir sırrınız var mı? Bazen kendinizin bile inanmadığı şeyleri, karşınızdakini hoşnut etmek için söyler misiniz? Bırakın bunların cevabını bedeniniz versin."




Kitap: İnsan İnsana - 49.Baskı ( Sayfa 95-96-97)



Bir düşünce var olduğu andan itibaren çoğalmaya başlar. Güzel düşünelim, güzel yaşayalım, güzellikleri çoğaltalım. Sayfam; Doğan Cüceloğlu'nun yüreğinden taşıp çoğalarak evrene yayılan güzellikler için bir durak. Ben şimdi ara verdiğim bu okuma yolculuğuma kaldığım yerden devam ediyorum...

.
.
.










13 Aralık 2012 Perşembe

YELKENLER FORA


Sürekli su alan bir yelkenli gibiyim, elimde bir kova, boşalttıkça doluyorum. Geçtiğimiz yaz bir sürü şeye güldüm, bir güneş çarpması atlattım ve iki deniz öküzünün attığı tekmelerle kırılan belime rağmen bir de küçük İstanbul Tasarım Bienali tecrübesi yaşadım. Son durumum; kalbimi tırmalayan acıdan daha kötü değil.
İçimden tırlar dolusu cümleler akıp gitti. Birini bile bu sanal yapraklara kondurmak içimden gelmedi. Kızma ama uzunca bir süre yazmak da anlamsız geldi, sanki her şey söylenmiş her şey yaşanmış gibi aynı şeyleri tekrar etmek istemedim, uzunca bir süre okuyucu olmanın tadını çıkarmak istedim. Gözümü uzak diyarlara diktim...Bu nedenle bu yazının başlığı yelkenler fora olsun, bir gidiş, bir hareket, bir oluş bildirsin, hayallerim gerçek olsun diye.




17 Eylül 2012 Pazartesi

rastgele




Gözlerimi kapadım ve kütüphanemin rafları arasında ellerimi gezdirerek ne olduğunu bilmeden rastgele bir kitap seçtim, rastgele bir sayfa açtım, rastgele bir noktaya parmağımı koydum.

"...İstanbul'luluğun ötesinde Kadıköy'lülük diye bir şey vardır, ve Kadıköy az çok taşra koksa da, nasıl oluyor bilmem, Kadıköy'lüler avrupalı kokarlar..."

                        Denizli Pencere (Afşar Timuçin) Sayfa:77
                        Basım yılı; doğduğum yıl.







19 Temmuz 2012 Perşembe

ah bir gezgin olsam

Salt Galata 1. Kat Duvar Kağıdı ve Nehrin Hakkı sergisinden bir kesit.

















ev sahibiyle fiskos
Zaman zaman "ah bir gezgin olsammm, la la laaa llaaa" diye bir ninni tuttururum, gezgin olamadım ama her fırsatta, bugün yaklaşık 15 milyonluk bir şehir olan İstanbul'umda bir o yana bir bu yana dolanı dolanıyorum, bu dev kalabalığın içinde bir damla su misali akıp giderken buhar olup başka başka memleketlere sızmanın hayallerini de cebimce taşıyorum. Ahh bir gezgin olsammm... Her fırsatta uzun uzun yürüyebileceğim ve bu şehre özel sevdiğim şeyleri yiye içe, sergilere müzelere gire çıka, dostlarla bol bol konuşa konuşa anılarıma anı katacağım yerlerde geziyorum. Hadi gell, bu sefer nerelerde gezinmişim sana da göstereyim.


Eski olması bir binayı neden kıymetli hale getirir? 1892 yılında inşa edildiğinde dönemin en büyük ve en ihtişamlı binası olan eski Osmanlı Bankası binası Fransız asıllı Levanten Mimar Alexander Valuri tarafından tasarlandı. Tasarımında neo klasik öğelerin ağırlıklı kullanıldığı binanın bir diğer özelliği İstanbul ve Haliç'e bakan arka cephelerinde kullanılan neo oryantalist üsluptur. Bu mimari bankanın zamanla çoğalan şubeleriyle birlikte Karaköy, Beyoğlu bölgesinde yapılan döneminin aynı tarz modern yapılarına da öncülük eder. Eski sokaklara çakılmış asırlık ruhlar gibi hâla ayakta duran kimisi harap bu binalar, aralarında dolanırken bana eski zaman insanlarını hatırlatır. Bina Garanti Bankasının mülkiyetine geçtikten sonra Mimar Han Tümertekin ve ekibi tarafından restore edilerek bugünkü haline getirildi ve müze olarak ziyarete açıldı. Şimdilerde SALT Galata olarak sergi, kütüphane, kafe, Osmanlı Bankası Arşiv bölümleri ile halka açık bir sanat merkezi konumundadır. Akademi yıllarımdan beri adeta koklaya koklaya ardına düştüğüm bu binanın bulunduğu sokağa mutlaka yolumu düşürür, kapıları açıksa içeri girerim. Öğrenci olduğum vakitler uykusuz geçirilen projeye hazırlık günlerinin ertesinde Beyoğlu'nda gözüme kestirdiğim galerilerde uyumak gibi bir eğlencem vardı, vakti zamanında Garanti Galeri'nin İstiklal üzerinde ki geniş camekanlı yerinde de uyumuşluğum vardır. Ahh bu SALT Galata'da uyumak ne kadar güzel olurdu! Lâkin tarihi bir mekanda uyumanın keyfini vermesede kafesindeki sandalyelerde keyifle kahvemizi yudumlamak da  güzeldi. Böyle bir mekanda Türk Kahvesi içilir ve servisi de ona yakışır olmalıdır, servis üzerine daha özenli çalışmaları gerekiyor... Salt adını almadan önce Mimar Sedad Hakkı Eldem tarafından tasarlanan mimari çalışmaların asıllarından oluşan bir sergi vardı; elde, özenle ve tüm detaylarıyla tasvir edilerek çizilmiş bu harika proje paftalarına yakından bakabilme deneyimi gerçekten bulunmaz bir fırsattı. Ustanın çizimlerinden oluşturulan hediye kartpostallar kütüphanemin en değerli üyeleri oldular. Bugünlerde yine keyifli sergilere ev sahipliği yapan müzedeki Nehrin Hakkı sergisi için elde ettiğim kanıtların bir kısmına buradan bakabilirsiniz. Müzenin kafe bölümünde bulunan tuvaletler Autoban tarafından tasarlanmış, bugüne kadar içinde bulunmaktan keyif aldığım nadir ıslak mekanlardan biri. Sırf burada ellerimi yıkamak için gezip tozup günün sonunda yine kürkçü dükkanı gibi bu müzenin lavabosuna uğrayabilirim. Duvarlarına boydan takılmış aynalar, dairesel biçimli lavabo ve tavandan su kanalı gibi uzanan zarif boru çeşmelerle birleşen ıslak mekan tasarımıyla eğlenceli bir yanılsama elde edilmiş. Alt tarafı tuvalet amma da abarttın deme, bir mekanın oluşturuluşunun altında yatan düşünceyi anlamak istersen ilk bakılacak yer tuvaletlerdir. Tuvaletleri özensiz olan bir mekana karşı saygım kalmıyor tabi ki Salt projesinde Han Tümertekin ekibinin yanı sıra iç mekanlar içinde farklı tasarımcılar ile çalışmışlar. Merak edenler detayları buradan okuyabilir. Eski mermer basamaklardan yukarı doğru çıkarken ara kata yerleştirdikleri sedirde bir uyusam belki burasıda benim için tasarlanmıştır hımm... 

Buradan müze yetkililerinin kulağına biraz su kaçırmış olalım.
Pazar günü gittiğim için kütüphane kapalıydı. Kütüphanenin kapısını bisiklet kilidi olarak kullanılan bir zincirle kapatmış olmaları bana çok garip geldi. Acaba bu özelikle mi yapılmış diye sordum görevliye, kilit mi bulamamışlar neymiş tam bilemedi ama hem böyle bir müzenin pazar pazar kütüphanesinin kapalı olmasına içerledim hemde kapılarının böyle garip bir biçimde kapatılmış olması komik geldi, peh! Kütüphaneyi tasarlayan ekiple mi ilgili bilmiyorum ama bu durum karşısında hemen orada fikrim geldi! 
Kapıyı kapatacakları kilidi hapishane kelepçesi olarak hayal ettim. Müze farklı düşüncelerin ifade edilebileceği performanslar için ilginç ve nitelikli bir yer, şu olay bile bana ilham verdi! Yaklaşan 13.İstanbul Bienali içinde böylesi güzel mekanları görmek isterim.


Son olarak her gidişimde fark ediyorum, sorularıma ve ilgime daima karşılık bulduğum müze personeli hep güler yüzlü ve mutlu görünüyorlar. Böyle bir mekanda insan mutlu olmazda ne olur.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

İstanbul, ben, beni, bana dair


İstanbul, yazı çizi ile uğraşan her insanın kaleminin ucuna konmuştur. Her ne şekilde olursa olsun illede kendinden bahsettirir. Bende bir vakitler kendimce O'nun hakkında şiirler karalamıştım. Denemelerimden iki eski yaprak...



İstanbul                                        
Benim şehrim sensin
Kürkçü dükkanım sen
Sevgilim sen.

Işıklarına hayran olduğum
Seyretmeyi sevdiğim şehir sensin.
Benim varlığımı duyuyor musun?
Kaç Zeynep arşınlıyor
Sokaklarını, caddelerini…

Denizini kaç seven göz seyrediyor
Kaç genç kız yüreği çarpıyor
Kaç sevda büyüyor üzerinde
Kaç gözyaşı besliyor sularını
Kışlarında kaç çocuk titriyor!

Haberin yok!..

2005







İSTANBUL

En kötü kokular arasında
Hala masum pırıltılara sahip
Bir çocuk
İstanbul

Mevsimsiz rüzgarların
Çamurlu kırlarını okşadığı
Sonbahar yaprakları serçelerinin
Dal dal cıvıldadığı

Bütün gün yağmurlarında
Gezdiğim, koştuğum,
Yol kenarı sularıyla
Cıp cıp oynadığım şehir
İstanbul

Burnu büyük semtlerinde
Yırtık çizmelerimin toz attığı
Selpakçı çocukları
El ele sahil aşıkları
Cici kafeleriyle
Masalım İstanbul

Viraneleri
Sarhoşları
Evsizleri ile
Acıdığım İstanbul!

Bozacıların
Binalar arasında
Bir başka yankılanan sesiyle
Buruk gecelerim İstanbul

Karanlıklarında ümitleri
Aydınlıklarında üniversitelileri
Kaldırımlarında
İşsizliğim İstanbul!

Aşk
Ayrılık
İmkansızlık
Vazgeçilmezimsin İstanbul.

1999 

( bu yazdığımı şimdi beğenmiyorum ama yazmışım işte be yaaa, duygusu güzel )








25 Haziran 2012 Pazartesi

bisikletli tüpçülü yazı





Kapıların kilitlenmeden gece yarılarına kadar oturulduğu zamanları ucundan yakalayabildim. Hem de İstanbul'da. O vakit bizim buralar para hırsı yüzünden Bayburt'lu mütahitler tarafından çirkin beton bloklarla katledilmemişti. Bahçeli evlerin sıra sıra dizilmesi yetmezmiş gibi bahçelerin dışında dahi tırmanabileceğimiz nice ağaçlar olurdu. Çamurlara bata çıka okula gider gelirdik. Önce o yollara mıcırlar döküldü. Bu mıcırlı yollarda düşe kalka, arkadaşlarımdan bir turluğuna ödünç aldığım bisikletleri sürmeye çalışarak bisiklet kullanmayı öğrenmiştim. Dizlerim bisiklete binmeye çalışırken edindiğim sevgili yara izleriyle doludur. Mahallenin en fikayalı bisikleti BMX idi, benim çocukluk rüyamdı. Büyüdükçe hayal ettiğim bisikletlerin markaları değişti ama bisiklet sevdam değişmedi. Günlerden bir gün yandaki cimriliği ile ünlü komşu amca dayanamayıp kendi deposunda çürümeye terk ettiği eski kontra bisikletini bana o zamanın parası yüz lira gibi cüzi bir paraya satmaya karar verdi, baktı ki onuda veremeyeceğim hibe etti. Bisikleti özenle kırmızıya boyadım, kuzenim Yunus abimin yardımıyla bir kaç yerden patlamış olan şambriyelini uzun emek isteyen işlemlerden sonra yamaladım, jantlarını tamir ettim, üzerine renkli yanar döner florasanlar ve bir korna taktım, bisikleti binilir hale getirdim. Yollar hala mıcırlıydı. İstanbul'da yapılan yol inşaatlarına sürekli yenileri eklendiği için sonunda bizim bahçenin duvarı her yıl asfaltlar atıla atıla yolla bir olmuştu. Artık bahçe kapısına ihtiyaç duymadan yoldan hoop atlayıp bizim bahçeye giriyorduk. Benim eski bisiklet artık kullanamayacağım hale geldiğinde onu kapıdan geçen bir hurdacıya satmıştım, az ötede başka bir çocuğun o bisikleti satın aldığını ilerleyen zamanlarda da bindiğini görecektim. O yıllara geldiğimizde mahallenin çehreside yerini hızlıca çirkin gri binalara bırakmaya başlamıştı, büyüyorduk ama kapıları kilitlemeden büyüyen bir çocuğun sahip olduğu güven duygusuyla, tehlikeleri bilmeden. Evimiz bahçenin kenarına kondurulmuş bir gecekonduydu ve ardına kadar dayalı kocaman bir kapısı vardı. Binalar ve etrafımızda tanımadığımız insanlar çoğalana kadar öyle kaldı. Annemler sabah erkenden işe giderlerken ben bütün gün evde tek başıma kalırdım. Yine öyle günlerin birinde kapının önünde acayip sapık tipli bir adam belirdi, kısa, sarı kirli yüzlü, üstü başı pejmürde, kapıya çıkıpta onu karşımda görünce bana bakıp gizemli bir şekilde "annen evde mi" diye sorunca tüm parçalar birleşmişti, bana kötü bir şey yapacaktı ve ağzımı yokluyordu! "Evde, bir dakika çağırıyım" dememle koca demir kapıyı gürültüyle ve olanca ağırlığıyla adamın suratına çarpmam bir olmuştu. Gerçekten çok korkmuştum! Korkum biraz geçtikten sonra kapının hemen yanındaki camı hafifçe aralayarak adama "niye sordunuz" dedim. Bana "korkma" dedi "ben tüpçüyüm." Meğer adam bizim mutfak tüplerini aldığımız tüpçüymüş, hani o vakitler ritimli kornalarıyla mahallelerde dolanan kamyonlarla evlere servis verenlerden. Az daha adamın suratı dağılacaktı...













Halkın sesi

.
.
.
Bilenler bilir. Yaşanmış bir toplu taşıma hikayesi, yıl 2012. Bir blogger gelecekle ilgili ön görüler geliştirebilen kişidir. Artık minibüslerde paso soruluyor... Sebebi ben değilimdir canım. )

Günaydın İstanbul kardeş diyen bir sesle yeni haftaya başladım. Havanın hafif esintisi yüzünden günün geri kalanıyla ilgili umutlu duygularla doluyum.

 Sabahın erken saatinde minibüs uzaktan yan yatmış geliyor, sola doğru düştü düşecek...Bu minibüsü yakalayamazsan arkadan gelenlere binilemez çünkü onların kapıları, bizim semtin rüzgar sörfçüleri tarafından, minibüsün kapı demirlerine sıkı sıkı iki kolları ile asılmak suretiyle tutulmuş oluyor. Off sabah minibüse binmek çin işkencesi gibi! Mecbur biniyorum. Dazlak şöför ben bindikten sonra ancak iki kişilik daha boşluk kalan minibüse on kişi daha aldı. Neredeyse tek ayak üstünde durduğum için arkama göbekli bir kadının denk gelmesine seviniyorum, şimdilik halimden memnunum ama sıcaktan ve minibüsteki diğer kıllıların yaymış olduğu buharlardan dolayı nefes almakta zorlandığım için sinir gazlarım yukarı doğru yükselmeye başlamış tam  gırtlağımın olduğu izaya gelmişti ki arkadan parayı uzatan bir ses; "bir öğrenci" dedi. Dumkof şöför, "elli kuruş daha göndersin, üniformalı olmayan adamdan öğrenci parası almıyoruz" dedi, pis, sahtekar, hırsız dermiş gibi bir ses tonuyla. Gırtlağıma kadar ulaşan sinir gazım sabah kalınlığında cızırtılı bir sesle pırtlayı verdi ağzımdan, " Ne olur alsanız" dedim, " illa üniformaya bağlıyorsunuz belli ki adam öğrenci yaşı küçük bir şey yapacaksınız bari tam yapın, ne o öyle, üniformalı üniformasız!" Minibüstekilerin kısık gözleri açıldı birden, koltuklarında uyuklayanlar kulaklarını dikleştirerek konuya dikkat kesildiler. Dazlak kafadan çıkan ses; " biz napalım (laynlı ses tonuyla) birliğe gidin söyleyin karar onlardan çıkıyor" dedi. Dedim ki; "sana söylüyorum işte siz zaten aranızda toplanıp konuşuyorsunuz ya!" Güneş gözlüklerinden başka sadece koca keli görünen dumkof kafalı şöför; "koca adamlar biniyor ne bilelim öğrenci mi değil mi" diye kendini savundu. "O zaman paso sorun" dedim. Koca kel kafalı dumkof tipli denyo şöför sürekli yolcu alarak minibüsü konserve kutusuna yolcularıda sardalyaya çevirmenin vahşi kazanmışlığıyla iyice kabalaşarak; "Yav abla sabah sabah başka işin mi yok" dedi. Önümde iki büklüm, sıkıştığı köşeden açık camın kenarına tutunarak güç bela ayakta durmaya çalışan ben yaşlarda bir adam "heee" der gibi kafasını sallayarak, göbekli dumkof şöförü onayladı. "Ben" dedim "ben, halkın sesiyim, sessiz kalabalıkların çoğul sesi, bulanık zihinlerin netlik ayarı, hayata bir nebzede bu minibüsün kenarından tutunmaya çalışan, her daim varılması gereken noktaya istenilen saatte ulaşmaya çalışan birisinin savrulmuş zamanları yakalama aceleciliğinde yaşayan, koşturan, çabalayan, didinen ve en sonunda bu sola çeken minibüsün en kör noktasına konserve edilmiş olmanın isyanındayım uleynnn" dedim, içimden...

Alın size yeni bir İstanbul yazısı.

.
.
.



2 Nisan 2012 Pazartesi

Soru neydi?


Burs parası almak için İstanbul Büyük Şehir belediyesinin Fatih Unkapanı'ndaki eski binasının önünde dizilmişiz. Her tarafımızdan öğrencilik akıyor, haliyle fakiriz. Aş evi kuyruğu gibi upuzun bir sıra caddelere kadar aşmış. Önümde ve arkamda benimle beraber bekleyen öğrencicikler var, hiç birini tanımıyorum. Arada da birileri gelip gidip arabasını durdurup "bu ne sırası bu" diye soruyorlar, burada ne bekliyorsunuz, ne kadar dingilsiniz filan der gibi. Gayet keyifliyim oysa, her soruya içimden sessizce komik cevaplar veriyorum, kendi kendime geyik yapıyorum ve karnımla ben gülüyoruz çaktırmadan. Derken bir normal yurdum ev kadını takmış eline çocuğunu yanımızdan geçerken birden yine benim yanımda duruverdi ( upuzun kuyrukta hep de benim dibime gelip soruyorlar, sanki üzerimizde danışma yazıyor anacım ), "bu ne kuyruğu" diye sordu yanıma sokulup. Bir kaç saniye bekledim başkası cevap versin diye, öyle bir baktı ki suratıma nolur cevap ver der gibi, ı a enhhh peki peki dedim içimden ne olacak "ekmek kuyruğu" Sonrada hafiften güldüm mü karnım mıydı yoksa o. Hatırlamıyorum. Kadın birden küstü bana, dudakları aşağı düştü, onla alay ettiğimi sandı. ( ben kendimle alay etmiştim aslında ) Kırgın ve kırılgan bir sesle "ben bilmem neyi arıyordum onun için şey etmiştim" dedi. Ahhh boş boğaz dedim kendime naaptın tutamadın çeneni, sanki kadına dayak atmışım gibi hissettim, vicdan azabı çekmeye başladım. Sıradaki tanımadığım ötekiler hemen gerekli açıklamayı yaptıktan sonra bana bön gözlerle "pis, terbiyesiz, kafadan kontak" bakışı attılar.




11 Mart 2012 Pazar

niye başlık atıyorum yazılarıma anlamadım


Sahi ne kadar ciddiye almışım bu blog yazma işini. Halbuki günlüklerime başlık atmam direkt konuya girerim. Bir bakıma takdir ettim kendimi, aslında ben sadece kendi kendime konuşuyorum burada biliyorum. Sanırım bu durum biraz, çalıştığın ofisteki kameranın direkt senin masana doğru bakmasına benzer bir duygu yarattı bende, yani paranoyakça, aslında beni gözetleyen kimse yok.


Herkesi kendi gibi sanıyor insan. Bende öyle sanıyorum, herkes benim gibiymiş gibi. Bence her şehir insanı günü gelince bir çiftlikte, köyde yada doğa ve denizle iç içe olabileceği bir yerde yaşamak istiyor. Şehir insanı çok yoruyor be ya. Neredeyse bütün ömrüm toplu taşıma araçlarının kalabalık aceleciliğinde geçti. Hemen hemen tüm toplu taşıma araçları ile ilgili belirli bir tecrübem var. Minibüse binerken kimseye nasıl sıranı kaptırmamalısın, yanında gerinerek oturan adama biraz toparlanması gerektiğini anlatma yöntemleri, ya da binbir çeşit rica yöntemleri. Öğreniyor işte insan.

a- Sakızınızı yavaş çiğner misiniz lüTfen

a- Tespihinizi kulağımın dibinden çeker misiniz lüTfen
b- İbadet etmiyim yani öyle mi!
a- !?%

a- Çocuğunuza bağırmamasını söyler misiniz BaYan?
b- Aaa napıyım ayol küçücük nasıl anlasın durmuyor!
a- Ama bakın sustular şimdi, demek zeki çocuklarmış laftan anlıyorlar.

a- Ay yeter kardeşim bar bar bağırıyorsun bir saattir, kızlardan beter oldunuz, bir sus artık, kafam şişti yahu!
b- Turistlerde böyle bağırarak konuşunca onlara bişe demiyorsun ama dimiiiy !!!
c- En iyi Türkçe uyarı yapabiliyorum ben!

Zamanla tabi otobüs, tramvay, vapur, metrobüs, dolmuş derken, öyle akıp giden kalabalığın bir parçası oluyorsun. Durup napıyorum nereye gidiyorum ben filan demese bir dolu gidiş gelişlerin içinde olduğunu anlamayabilir bile insan. Hele bu kadar uzun yıllar toplu taşıma araçlarını kullanınca, bazen otobüsün camı, tutunma bariyerlerinin sapı, kapının kulpu, koltuk aralarında kalan tekerleğin boşluğu, bütünleşiyorsun. Bukalemun gibi toplu taşıma neyse sende o'sun. Bazen görüyorum sanki otobüsü şöför değil yolcular kullanıyorlar, kucak kucağa. Haha... bir keresinde Yusufpaşa'dan Taksim'e giden bir otobüse bindiğimde şöför amca neşeyle ünlemişti; " Hoşgeldiniiz efendim, iyi günler, nasılsınız? " ve sırayla otobüse binen herkesi böyle mutlu nidalarla karşıladı. "Vala sizi gördük daha iyi olduk şöför amca, zira soğuktan totomuz dondu" :) Amacı neydi bilmiyorum ama büyük şehir belediyesinin yolcuları kobay olarak kullandığını düşünüyorum. 
( Hâlâ misafir oyuncu edasıyla yazıyorum sanki. Aslında iç sesim ben, evet ) 

Asıl en önemli konu ise İstanbul'da 'toplu taşıma sporculuğu' diye bir meşakkatli bir spor eylemi, artık vardır. Tramvaya bin sonra in sonra merdivenlere koş koş daracık üst geçitlerde yürüyüş maratonunda gibi sağlı sollu boşluklara hızlı kayma marifetiyle ilerle, bankolardan geç, yoksa akbil doldur, tekrar bankodan geç, asıl önemli kısım otobüse binerken başlar, İstanbul insanı gerçekten başarılı bir tırmanış ustası. Kapılar açılır açılmaz aynı anda hem inilebilen hem binilebilen ve on kişinin önüne geçilebilen nadide bir spor ortamı. Evet, yurdumun toplu taşıma hayatında sürekli bir sıradışı hareketlilik var ve bu daha ilk durakta başlıyor. İnsanlar metrobüse daha binmeden tepişmeye başlıyorlar, öne atılan ayaklar, dirsek tepmeleri ve kapıya denk gelen duruş noktasından bir milim bile kımıldamamak için verilen azimli sabit duruş mücadelelerinin sonunda metrobüsün kapısı ile aynı anda hareket eden bedenler, daha metrobüs gelmeden göze kestirilen yerlere, popolar bir metre ilerden konduruluyor ki, daha önce kimse oturamasın oraya, çok oryantalist.

Ah İstanbul'suz yapamam bir başka şehir filan geyiklerine girmeyeceğim, toptan hepsine katılıyorum. Tek kullanmadığım aracı, scooterı yakın gelecekte ulaşım aracı olarak deneyeceğim. "Peki bakalım"

( peki bakalım'a selam olsun burdan, şayet görürse tabi, görürsen söyle olur mu? )

Kalabalık metrobüs resmi ararken aynı konuda başka bir yazı buldum, buyrun burdan http://teynist.blogspot.com/2011/04/toplu-tasmann-zararlar.html