yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2017 Perşembe

İNSANIN ANLAM ARAYIŞI. VİCTOR FRANKL





İnsanın Anlam Arayışı 166 sayfalık bir kitap. Bu incecik kitapta anlatılanlar ise 1946 yılından bu yana üzerinde en çok konuşulup, yazılan konulardan biri.



İnsanın hayata sıkı sıkı tutunmasının, güce sahip olmak istemesinin yahut da hayattan vazgeçmek istemesinin nedeni nedir? Frankl bu sorunun cevabını Logoterapi adını verdiği düşünme sistemiyle yahudi kamplarında yaşanan mücadelelerin tanıklığında veriyor. Zihninizde inşa ettiğiniz bir gelecek senaryosu varsa yaşama tutunma konusunda başarılı olma şansı da artıyor.

Kitaptan benim aklımda kalanlardan birincisi; Frankl toplama kampına alınırken SS görevlilerinden birine yanaşarak hayatının çalışması olduğunu söylediği henüz basılmamış kitabının taslağını korumak istediğini söyler, bu bilimsel bir çalışmadır ve O'nun için hayati bir öneme sahiptir, karşılığında aldığı cevap tek kelime olur; "Bok" .... Acımasızlığın, değersizliğin, kötülüğün en çarpıcı örneklerinden olan bir anı...

İkincisi kitabın sonunda toplama kampının yok edici koşullarında hayatta kalabilenlerin ortak noktasının gelecekle bağ kuran insanlar olduğundan bahseder. Güçlü bir gelecek hayali kurup bu hayaline inanan insanlar yaşama tutunarak kamptan sağ kurtulabilmişlerdir. İnsan ruhunun ve zihninin yarattığı bu geleceğe olan inancın gücü insanı her koşulda hayatta tutuyor. İşte Logoterapi felsefesinin temelini insanın olaylara olan bu yaklaşımı oluşturuyor.

Kitabı okumayanlara tavsiye ediyorum. Bu konuda güzel bir yazı ile devam etmek isteyenler Özgür Billur'un bu yazısını mutlaka okusunlar.

Küçük bir alıntı: 

"Şöyle bir etrafınıza bakın, hayata hiçbir katkısı olmamış ve hayatın güzelliklerini doyasıya yaşamamış insanlar nasıl da ölümden korkuyorlar. Ölümü anlamlı kılan anlamlı yaşamdır. "

"Dr. Frankl’ın kampta başından geçen iki olay, konuyu daha iyi anlamamızı sağlıyor. İlki, tifüslü hastaların bulunduğu kampa tıbbi yardım için gönüllü olmasının istenmesi. “Burada kısa sürede öleceğimi biliyordum. Ama öleceksem hiç olmazsa bunun bir anlamı olmalıydı” diyen Frankl, daha zor koşullarda yaşamayı (ya da ölmeyi) tercih etmiştir. İkinci olay ise, kamptan kaçma girişiminden son anda vazgeçmesi olmuştur. Hastalarını son bir kez ziyaret eden Frankl, bitkin bir sesle sarsılır: “Sen de mi kaçıyorsun?” Devamını kitaptan aktaralım: “Beni çepeçevre saran tatsız duygu daha bir yoğunlaştı. Ansızın kendi kaderimi kendi ellerime almaya karar verdim. Barakanın dışına koştum ve arkadaşıma kendisiyle gidemeyeceğimi söyledim. Ona hastalarımla kalma konusunda kararımı kesin bir dille söylediğim anda, o tatsız duygudan kurtulmuştum.”

Herkes yetenekleri ve eğitimi ölçüsünde, kendi vicdanını kullanarak hayat amacını bulabilir. O amaç uygun yapılan tercihler, bedeli ne olursa olsun sizi huzurlu kılar."



YAZININ DEVAMI:


Hayatın anlamı özgürlük ve ahlakın peşinden gitmektir.

http://www.turksolu.com.tr/hayatin-anlami-ozgurluk-ve-ahlakin-pesinden-gitmektir/

http://www.turksolu.com.tr/hayatin-anlami-ozgurluk-%E2%80%A8ve-ahlakin-pesinden-gitmektir/ 

27 Şubat 2014 Perşembe

neptün


...

Öldükten sonra başka bi gezegende oraya uygun bir yaşam biçiminde var olsaydık... o gezegen senin bu gezegen benim gezerdik vallihi .. Belki de gerçekten öyle olmuştur. Neyse ki içinde deniz olan bir gezegene düştüm... Denizi olmayan bir gezegen mi ?! Aslaaaa...........

                                                                        Neptün müziği



14 Kasım 2013 Perşembe

Descartes





...

Orada bir köpek mi var yoksa bir insan mı ?
Orada duran bir şey var mı?
Bundan emin olamam. Rüya ya da hayal görüyor olabilirim.
Ya da muzip bir şeytan benimle oyun oynuyor olabilir.

hımmm...

...

















2 Temmuz 2012 Pazartesi

mini mini birler iştahlıdır ikiler ham yapar üçler



Off patladım, çatladım, canım çok sıkıldı derken en sonunda bir fırsatını bulup uzun zamandır tıkılıp kaldığım ofis-ev arası rotadan çıkmayı başardım ve geçtiğimiz haftasonu kendimi İstanbul sokaklarına attım. Kalabalıklar arasında ve trafiğin keşmekeşinde olmaktan hoşlanmadığım için kendim için belirlediğim yürüyüş mekanlarında gezdim de gezdim, dostlarımla bir araya geldim, bol bol muhabbet ettim ve hiçbir şeye doyamadan gündüzü geceye kattım. Evinde harika yemekler pişen ve daima önüne konan herşeyi iştahla yiyen bir çocuk olduğum için arkadaşlarım bana "homini gırtlak" lakabını takmışlardı. Şimdi elinde kaşıkla çocukların peşinde dolanan insanlar görüyorum, bu çocuklar neredeyse her yemeği seçiyor, hiçbirşey yemiyorlar, bunlar nasıl büyüyorlar çok merak ediyorum. İçinde bulunduğum ömrümün bu en güzel gezme, yeme, içme, eğlenme, bilme çağlarımda her ânımı, şimdiyi, doya doya yaşamak için bana gereken iki şeye dâima önem veririm, onlar olmazsa olmaz; birincisi birlikte vakit geçirmekten zevk aldığım dostlarım ikincisi ise tabi ki kaliteli yemekler. Nede olsa memleketimizin âdeti böyle biz dâima muhabbet ile sofrayı birlikte kurarız. Beğendiğim mekanları ve lezzetleri işaretlerim, ardından giderim, sıkı sıkıya takip ederim ve ürettikleri yiyeceklere olan sadakatlerini kaybederlerse onları terk ederim. İşte bu haftasonu güne başlamak için bu iki önemli şeyi yanıma aldım, dostlarımla birlikte daha önceden burada kahvaltı yapacağım diye işaretlediğim mekanlardan birine, Aslı Börek'in Yayla şubesine, anne yemekleri gibi lezzetli atıştırmalıkların olduğu yere gittim. Neyse ki güzel efil efil esen bir köşede masa bulabildim. 


Şimdi bu noktada hemen belirtiyimmm uff sende mi reklam kokan hareketler yapıyorsun diyeceksiniz, o sıkıcı tek düze mekan yemek tarifleri filann. Hiç de bile öyle değil, biliyoruum biliyorum bu biraz deneysel bir blog oldu, henüz belli bir konu etrafında tek tip yazmıyorum çünkü, ruh halime göre kalbimdeki temiz yapraklardan hangisi öne çıkıyorsa onu yazıyorum,  şiirdi deneysel hikayelerdi, anıydı filan, bu yazı içinde içimden böylesi geldi, damak tadıma göre bir yazı yazmak.Tabi ki bu yazı bir tesadüf değil, daha önceden dediğim gibi işaret koyduğum bazı lezzet durakları hakkında yazılar yazmayı düşünüyordum. Aslı Börek'i seçme sebeplerim öncelikli olarak mantı dahil üretilen herşeyin elde yapılıyor olması, mutfaklarında makina dahi kullanılmadan her ürün özenle evimizde ki geleneksel yöntemlerle üretiliyor ve enn önemlisi kullanılan yağlar birinci kalite. Aslı Börek'e giderken hazırlıklıydım, yanımdan hiç ayırmadığım sevgili ipodumla çok başarılı olmasa da belge niteliğinde fotoğraflar çekebildim.


Kahvaltı sırasında uzun zamandır ilk defa görüşmenin heyecanı ile iştahla ve sürekli çene çalıştırarak tabaklarımızı bitirdik. Pazar kahvaltısına mis gibi kokan tazecik bir yudum çayla başlamanın verdiği mutluluk paha biçilemez. O ilk yudumu alana kadar uyanamamış olduğumu farkettim, halbu ki güne erken uyanmış sabah sporu olsun diye yolun bir kısmını yürüyerek gitmiştim. Kahvaltı sona erdiğinde farkında olmadan iki demlik çayı tüketmiştik bile. Yine homini gırtlaklık yapıp kahvaltı tabağındaki su böreğinden ikinci kez aldım, jambonları arkadaşımın tabağına postaladım ve tabağımı afiyetle silip süpürdükten sonra kahvaltı servisimizi hızlıca yapan güleryüzlü ekipten Merve'yi yakalayıp birazcık soru yağmuruna tuttum, Aslı börek'in sahibi kimdir, necidir, mutfağın lezzeti nereden geliyor? İlk olarak 1998 yılında İstanbul Göztepe semtinde kurulmuş, üç ortaklı, diğer şehirleri bilmiyorum ama İstanbul'daki tüm şubelerde satılan ev yapımı lezzetindeki tüm herşey Göztepe'de ki merkezin mutfağında gastronomi mezunu marifetli aşçılar tarafından üretiliyormuş, şubelerde ise yalnızca pişirme ve ikramlıklar yapılıyormuş. İstersek mutfağı gezebileceğimizi ekledi. Şubenin mutfağını değil ama merkezde aşçıların çalıştığı mutfağı görmeyi ve aşçılarla sohbet etmeyi çok isterdim doğrusu, yine de koca burnumu herşeye sokup uyuz müştericilik yapmak istemediğim ve zaten soframdaki herşeyi güvenle ve afiyetle yediğim için buna gerek görmedim. Son olarak mutfakta ne tür yağ kullandıklarını sormuştum, tereyağı ve sıvı yağı birlikte kullanıyorlarmış, tamamen katı yağ kullanmamaları çörek ve poğaçalarındaki kıvamın sırrıymış, böylece hem lezzetli hemde hafif lezzetler elde ediyorlarmış. Sevgili Merve bizim merakımız karşısında çok ince bir davranış göstererek şubelerindeki bu leziz kurabiye ve çöreklerden bir tabak hazırlayarak Türk Kahvesi eşliğinde bize ikram etti. Her keyifli kahvaltının sonunda adet olduğu üzere içilen Türk Kahvesi gerçekten çok iyi geldi. Bu yazı aracılığı ile Aslı Börek'e ve çalışanlarına tekrar teşekkür etmiş olayım. 


İşte kendi kendime yaptığım muhabirliklerimden biri, yazıyı daha fazla uzatmamak için, yaptığım bir günlük güzel İstanbul turunun diğer kısımlarını sonraki yazılarımda anlatacağım.





8 Haziran 2012 Cuma

Evet biraz büyüdüm ama "on8" gösteriyorum

Öncelikle şunu belirtmeliyim bu yazı Okan Bayülgen'e övgü yazısı değil. Kendi perspektifimden yaptığım bir tespiti yazmak istedim. Bir süredir bu gözlemimi yazmak istiyordum. Okan Bayülgen'in Tv8 ile başlayan yeni programlarını izlemeye başladığımdan beri bende oluşturduğu çağrışımlar başkalaşmaya başladı. Sanki kendi illimünatisini yaratmıştı, şimdi bunu apaçık bir şekilde sergiliyordu.

Hayatım boyunca teknolojik ve yeni olana en son sahip oldum, trendlerden, modadan bir haber, ruhumu tamamlayan salaş, dağınık kıyafetlerin içinde kendimi iyi hissederek yaşadım, çocukken anında ortalığa yayılıp popüler olan şarkılar bana geç ulaşırdı, mahallede, yan komşuda, ailede ne olmuş, en son ben öğrenirdim aradan uzun zaman geçtikten sonra. Televizyon Çocuğu diye bir programın varlığından ise program bittikten sonra falan haberim oldu. Hiç mi haberim olmadı, duymadım, bilmedim, etrafımdakiler konuşurken bu televizyonun asi çocuğuna onlardan aşina olmadım! Gerçekten hatırlamıyorum. Öncesinde de Gece Kuşu varmış. İlk Okan Bayülgen ile ilgili hatırladığım Cem Özer'le magazin programlarında karşılıklı göndermeler yaparak atışmalarıydı. Ben onu Zaga ile birlikte seyretmeye başladım. Bugünlerde 7'den 77'ye herkes ama en çokta gençler O'nu izliyor, O'nu seviyor, O istediği için bloglar açıyor, program konularını takip ediyor, araştırıyor, herkes gece kuşu oluyor...Hakkında bir sürü şey yazıldı, çizildi, yetenekleri, tarzı, zekası vb. Ben bu yazıda Okan Bayülgen'i farklı bir açıdan ele alacağım.

O hepimize ilham veriyor ama bana aynı zamanda başka bir şeyi hatırlatıyor. Benim çocukluk kahramanım Barış Manço ve tabi çağdaşlarımın. Çocukluğumun tek kanallı yıllarında televizyonun karşısında oturup heyecanla onun 7'den 77'ye insanlarla nasıl güzel konuştuğunu izlerken kendimi orada, sahnede olan çocuklardan biri olarak hayal ederdim. Tatlı sözünü sevdiğim o uzun saçlı, babacan adamın yanında olmayı hayal etmek, bir çocuk başka ne isterdi ki...Tabi ben biraz büyük kaçıyordum, boylu bir çocuk olduğum için yaşımı küçük gösterme imkanımda yoktu, kurtarmıyordu, onun yanındaki çocuklardan biri olmayı ıskalamıştım ama ziyanı yoktu, yani o vardı ve kalbinden yayılan sıcaklık ülkemdeki tüm çocuklara ulaşıyordu, bende o kalabalığın içindeydim. Anne ve babaların yaptıramadığı bir sürü şeyi bizden yapmamızı istemesi yeterliydi, zevkle fırçalarız dişlerimizi canım nolcak. Hiç bir şeyin fanatiği olmadım hayatımda, tarihleri, doğum günlerini hep unuturum, insanlara sevgimi ve ilgimi böyle belirli günlerin dışında göstermeyi daha gerçekçi bulurum. Lakin Barış Manço'nun gittiği günü 2 şubat tarihini hiç unutamam. Biz bilmeden öylesine bizim parçamız oluvermiş ki... Anneannemin ve dedemin ölümlerinde onların yakınındaydım ve çift basamaklı sayılarla yeni tanıştığım hayatımda, hatırladığım ilk ölüm deneyimleriydi, zamanlarını doğru düzgün hatırlayamam. Barış Manço'nun gittiği tarih bir mıh gibi çakılmış zihnime. Günlerce ağladım, o kadar çok ağladım ki, herkes gibi... Yakınlarım için bu kadar ağlamış mıydım? Çocuklarla yada ergenlerle kurulan ilişkiler, diğer arkadaşlık, ahbaplık, eş, akraba ilişkilerine benzemez. Onların kalbini kazanmak hem kolay hem zordur, çünkü sana çıkarsız yaklaşırlar ve ruhları henüz kirlenmemiş olduğu için sahte ile gerçek olanı olağan üstü bir kusursuzlukta ayırdederler. Sevgiye, sevgiyle karşılık verirler. İnsanları ele geçirmek istiyorsan (iyi veya kötü) kalplerini ele geçirmeden başaramazsın. Böyle Barış Manço'yla olduğu gibi plansız gelişen sevgiler paha biçilemez,  belki yüz yılda bulunamaz, milletçe bu şekilde sevilebilecek insanlar, her millete nasip olmaz. Barış Manço'nun bizim ülkemizde, bizim topraklarımızda var olmuş olmasından dolayı şanslı olduğumuza inanıyorum. Bizim 80 kuşağı ve onların aileleri O'nu ne kadar çok sevdiklerini gittiğini duydukları an anladılar. Bir kuşak O'nunla büyümüştük, bizi ciddiye alıyor, dinliyor, bizim yerimize ülkenin, dünyanın merak edilen köşelerinde insanlarla iletişim kuruyor, kendine özgü samimi beden diliyle bilgi ve sevgisini dünyaya akıtıyordu. 'Dünya insanı' sıfatı Barış Manço için söylenmiş gibi.

O'nun gidişi toplumda devasa bir boşluk yarattı. İnsanlar daima güven duyacakları, kendilerinde başarılarıyla ve samimi eylemleriyle hayata dair olumlu yansımalar yaratacak toplumun önünde olan nitelikli insanların varlığına ihtiyaç duyarlar. Şuan Türkiye'nin buna çok ihtiyacı var. Herkesin herkese benzediği, insanların meslekleri, takımları, tuttukları partileri, üzerinde yaşadığı il sınırları ve daha milyonlarca şeyle tanımlanarak standartlaştırılmaya uğraşıldığı bu genç toplumda, gençlerin kendilerini ciddiye alan, ciddi bir adama ihtiyaçları var. Okan Bayülgen bambaşka bir insan, belki Barış Manço ile aralarında ki tek ortak nokta aynı kutunun içinden bize ulaşmış olmalarıdır, bilemem ama Okan Bayülgen bende aynı Barış Manço'nun oluşturduğu hissiyatı oluşturuyor. Peki neden? Çünkü; ikiside insanlara değer veriyor, her ne yaparlarsa yapsınlar, eylemlerinin kaynağını oluşturan temel bu, insan sevgisi.  Adam olacak çocuklar büyüdüler, benim Barış Manço'yu hayranlıkla izleyişim gibi onlarda Okan Bayülgen'i öyle izliyor. Hepimiz O'na inandığımız için O'nu beğeniyoruz. Bu yüzden onun gibi yakışıklı eylemler içinde olmak istiyoruz. O'da gençlerin O'na olan inancı ile kendi tecrübesini birleştirerek ortaya bir "on8" projesi koydu. on8 kutusundan neler çıkacak gerçekten bende çok merak ediyorum, herkes gibi bende bu projeye dahil olmak ve on8 kutusunun arkasında koşturmak istiyorum. Evet biraz büyüdüm ama "on8" gösteriyorum ;)

...







9 Nisan 2012 Pazartesi

Büyükanneler hakkında


"Bugün dünyada en iyi iletişim yolu nedir? Televizyon? Hayır. Telgraf? Hayır. Telefon? Hayır? Bir kadına anlatın..."

Sosyal paylaşım ortamlarında karşılaşabileceğiniz türden bir kısa sunumu buraya aktarmak istiyorum. Çünkü hikayesi her yerde karşılaşabileceğiniz türden değil. Hepimizin hayata, başarılı olmaya, sevmeye, değer vermeye ait edindiğimiz tonlarca güzel tecrübe var ve hepimiz herşeyi ne kadar da iyi biliyoruz. Evet bu doğru.
Ama unuttuğumuz bir şey var, insan unutur. Doğamız böyle, yoksa yaşamımızda yeni heyecanlara sahip olamazdık, bu iyi bir şey. Fakat bazı şeyleri düzenli olarak kendimize hatırlatmamız gerekiyor. Bir gün bu videoda anlatıldığı gibi muhteşem bir tecrübeye sahip olmayı diliyorum.

Bu video büyükanneler hakkında.

" Önce sizi umursamazlar
Sonra size gülerler
Sonra savaş açarlar
Sonra siz kazanırsınız..."   Mahatma Gandhi

Bir yalınayaklar hareketinden öğrenilenler. (TED'e ve bu vidyoyu hazırlayanlara teşekkürler)






5 Nisan 2012 Perşembe

Madde 595:

"Tarih bir tahrifden ibarettir. Tarih, geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir; ama görülürken değil.

"Madde 595: Çare yok dünyadan gideyim gayrı

Çare...................bulunacaktır "

                                 Oğuz Atay - Tutunamayanlar

Sayfa 246'dan sonraki boşlukta yine sen geldin aklıma. Seni hatırlamak için hiç bir boşluğu ıskalamıyorum desem yeridir. Bu kitap boşluğunda da seni hatırlamışken, kursa gitmek üzere bindiğim minibüs o esnada Çalışlar Caddesi'nden geçiyorken, kulaklığımdan içime bu şarkı doluyordu; "git gideceksen bekleme farklı değilsin sende..."

Hemen ardından atomların harika dünyası'na ait bir parça başladı. "Dur gitme, beni böyle öldürme, sus dinle, şehir çok sessiz bu gece, sonunda anladım..." hiç kimse benim yalnızlığımı alıp götüremedi boşluklarımdan. Ben, işte ben ve öyle neşeli, canlı, hayat dolu boşluklarım.

Öyle
Beklentilerimiz var
Başkalarının beklentilerini bekleyemeyiz
Ömür çok dar

Günün şarkısı bu değil ama, doğum günü hediyesi olarak
sen istemesende seni öpmek isterdim. Ama nasılsa sen yoksun, o zaman bu şarkı senin için Genç Osman... Yazının son şarkısı olarak ise biliyorum genç biri için "yaşlı bir şarkı" hem yaz geliyor, hava günlük güneşlik ve neşeli. İstemezsen dinlemeyiver. Goodby blue sky


2 Nisan 2012 Pazartesi

dutlu kurbağalı tuzlu sulu yazı










dutu dalından yemeyi severim
çalıntı bir yaz günüydü
en son yediğim dutları
tuzlu eller tutuşturuvermişlerdi
dudaklarımın ucuna
henüz tam olmamışlardı ama
yediğim en güzel dutlardı
hâlâ
üzerine başka bir dut yemek istemem

                         &











Öptüğüm bütün adamlar kurbağaya dönüştüler.

                         &

Uzaktan Sinderalla gibiyim
Yaklaşınca bulaşıkçı kadına dönüşüyorum
Uzaktan sevmeyi seviyorum

                         &

İçinden deniz geçen adamı görürsen O'na de ki
Bir daha görüşemeyeceğiz mâdem
Bâri bir tutam tuz göndersin
Salatalarım için


30 Mart 2012 Cuma

ÇIZIK & MÜZMİN SEVGİ KELEBEĞİ


Genelde yolda bakar kör gibi yürürüm, hiçbir tanıdığı, eşi, dostu, herhangi ilginç olabilecek şeyi görmem. Zihnim ulaşacağım şeye odaklı olduğu için o esnada tesadüfen karşıma çıkarsan, suratının ortasına baktığım halde yanından geçip gidiyorsam anla ki seni görmemişimdir.  Beni tanıyan kişiyi farketmem için burnumun dibine kadar sokulup, bana el sallaması gerekiyor.

Yani hayatımın yüzde 90’lık bir kısmında dünyaya böyle baktım. Bu bir bakıma ilişkilerime de yansıdı denebilir. Bugüne kadar ilgilendiğim ya da hoşlandığım insanların ilgi alanına girmek için hiçbir çabam olmadı ( hoş buna ihtiyacımda yok ). Niye böyle bir çabaya giresin, doğal seçilim diye bir şey var, aynı enerjiye sahip o güzelim insanlarla ben birbirimizi buluyoruz, sonuçlar gayet güzel oluyor. Buna karşın hayatıma zorla girmek isteyen çok insan oldu. Bu güzel bir şey tabi ama sonrası benim için hiç keyifli olmuyor. Zamanla ben bu insanlar için, sevgisini, sıkıntısını problemini paylaşırken kendisini usulca dinleyiveren bir insan kaynağı durumuna düşüyorum.  Hayatıma girip, sevgimi sömürüp, borç para isteyebileceği, özel eşyalarıma dadanacabileceği, gelip evimi, soframı, enerjimi, gülüşümü, iyi niyetimi kullanabileceği bir sıçrama tahtası yapıyor beni. Evet Hayatıma zorrrla dahil olanları kastediyorum, onları fark etmediğim halleriyle kalbimi kazanmak için karşımda parendeler atanları, bencillik, huysuzluk ve kabalıkları en doğal hakkı sananları…

Tamam kabul ben bir müzmin sevgi kelebeğiyim. ( Müzmin kelime anlamı; “uzun zamandan beri süren” anlamına geliyormuş. Genelde olumsuz bir kullanımı var ama sevgi gibi güzel bir kelimeyle yan yana fena durmuyor. ) Ama bu ruh emicilere bir çift lafım var buradan; Ehhh! Yeter beh! Ben sizin stres topunuz, ego törpünüz müyüm canım! Bi düşün gidin yakamdan, yapışkan şeyler! Üzerinize kocaman bir çizik attım, artık yoksunuz benim hayatımda. Hıh…



22 Mart 2012 Perşembe

çocukluğumun paslı çivilerine dair


Burçin’den sonra en sadık posta arkadaşım Türk Dil Kurumu. Her gün bana düzenli olarak değerli bilgiler gönderiyor. Genelde yazışmalarım hep tek taraflı olmuştur. Çünkü ben on parmak yazan  geveze parmaklara sahip olduğum için ve yazacaklarımın sonu hiç gelmeyecekmiş gibi yazdığımdan sonunda benim dışımda herkes pes ediyor.

Ben bir bayankuşum, yani geceleri uyuyamayanlardan. Çocukken de geceleri uyuyamazdım. Zorla beni yatırmaya çalışan annemin uyumasını bekledikten sonra gecenin karanlığında sessizce bir mum yakar ve bahçeli gecekondunun ıssızlığında heyecanla kitap okumaya koyulurdum. Bazen de şimdi bana saçma sapan gelen şeyler karalardım, nasıl tatmin olurdum, nasıl mutlu olurdum, anlatılmaz yaşanır. Tabi o zamanlarımda iş bulmak, para kazanmak ya da kapitalist, berbat, boktan dünyanın kaygılarından bi-haberdim. Bolca kuşlara ve bahçedeki otlara sevgi beslediğim yaşlarımdı. Baharın gelişini bir sabah ansızın açan papatyalardan ve kırmızı gelinciklerden anladığımız zamanlardı ve ablamla birbirimizi bunun için heyecanla uyandırırdık. Açan çiçekleri ilk gören kişi olmanın, yeni olgunlaşan kayısıları ilk kez koparıp yemenin telaşında geçen, her yıl nisan ayında bahçemizde mantar gibi bitiveren yavru kediciklerle birlikte sıç sıç sıçrayarak oyunlar oynamanın mutluluğunda...

Bunları neden anlatıyorum. Sıradan bir çocukmuşum gibi davranıp aslında sıradan olmadığımı fark ettiğimi imâ eder gibi. Oysa benim zamanımda tüm çocuklar buna benzer şeyler yapardı. (Geceleri uyuyamamak hariç sanırım.) Duvarlara, ağaçlara tırmanıp, yeni yapılan inşaatların üst katlarından, zemindeki kumlara atlayarak ucuz kahramanlıklar yapıp eğlenen, çelik çomak oynayan, çamura havadan marifetli atışlarla saplanan dev paslı çivilerle labirentler çizen, çamurdan oyuncaklar yapan çocuklar. ( Ah evet dönüşen kentin dev oyuncaklarıydı inşaatlar ) Bunları daha çok erkek çocuklar yapardı ama ben kız ve erkek diye bir ayırımı hiçbir zaman onaylamadığım için ne oyun bulduysam onu oynadım.

Şimdilerde de ne iş bulduysam o işte çalışıyorum. Buradan bakınca inşaatlarda oynayan çocuktan olsa olsa amele olur gibi görünüyor. Amele değilsem bile bir amelecik olabilmişsem, şu gariban dünyanın çamuruna bir paslı çivide ben çakabilmişsem ne mutlu bana.



Yani ben hep böyle kendi kendime takılıyorum.
Gündüzleri uyuyabiliyorum ayrıca.
Ayrıca 80'lerde çocuk olmak birazda böyle bir şeydi...





11 Mart 2012 Pazar

niye başlık atıyorum yazılarıma anlamadım


Sahi ne kadar ciddiye almışım bu blog yazma işini. Halbuki günlüklerime başlık atmam direkt konuya girerim. Bir bakıma takdir ettim kendimi, aslında ben sadece kendi kendime konuşuyorum burada biliyorum. Sanırım bu durum biraz, çalıştığın ofisteki kameranın direkt senin masana doğru bakmasına benzer bir duygu yarattı bende, yani paranoyakça, aslında beni gözetleyen kimse yok.


Herkesi kendi gibi sanıyor insan. Bende öyle sanıyorum, herkes benim gibiymiş gibi. Bence her şehir insanı günü gelince bir çiftlikte, köyde yada doğa ve denizle iç içe olabileceği bir yerde yaşamak istiyor. Şehir insanı çok yoruyor be ya. Neredeyse bütün ömrüm toplu taşıma araçlarının kalabalık aceleciliğinde geçti. Hemen hemen tüm toplu taşıma araçları ile ilgili belirli bir tecrübem var. Minibüse binerken kimseye nasıl sıranı kaptırmamalısın, yanında gerinerek oturan adama biraz toparlanması gerektiğini anlatma yöntemleri, ya da binbir çeşit rica yöntemleri. Öğreniyor işte insan.

a- Sakızınızı yavaş çiğner misiniz lüTfen

a- Tespihinizi kulağımın dibinden çeker misiniz lüTfen
b- İbadet etmiyim yani öyle mi!
a- !?%

a- Çocuğunuza bağırmamasını söyler misiniz BaYan?
b- Aaa napıyım ayol küçücük nasıl anlasın durmuyor!
a- Ama bakın sustular şimdi, demek zeki çocuklarmış laftan anlıyorlar.

a- Ay yeter kardeşim bar bar bağırıyorsun bir saattir, kızlardan beter oldunuz, bir sus artık, kafam şişti yahu!
b- Turistlerde böyle bağırarak konuşunca onlara bişe demiyorsun ama dimiiiy !!!
c- En iyi Türkçe uyarı yapabiliyorum ben!

Zamanla tabi otobüs, tramvay, vapur, metrobüs, dolmuş derken, öyle akıp giden kalabalığın bir parçası oluyorsun. Durup napıyorum nereye gidiyorum ben filan demese bir dolu gidiş gelişlerin içinde olduğunu anlamayabilir bile insan. Hele bu kadar uzun yıllar toplu taşıma araçlarını kullanınca, bazen otobüsün camı, tutunma bariyerlerinin sapı, kapının kulpu, koltuk aralarında kalan tekerleğin boşluğu, bütünleşiyorsun. Bukalemun gibi toplu taşıma neyse sende o'sun. Bazen görüyorum sanki otobüsü şöför değil yolcular kullanıyorlar, kucak kucağa. Haha... bir keresinde Yusufpaşa'dan Taksim'e giden bir otobüse bindiğimde şöför amca neşeyle ünlemişti; " Hoşgeldiniiz efendim, iyi günler, nasılsınız? " ve sırayla otobüse binen herkesi böyle mutlu nidalarla karşıladı. "Vala sizi gördük daha iyi olduk şöför amca, zira soğuktan totomuz dondu" :) Amacı neydi bilmiyorum ama büyük şehir belediyesinin yolcuları kobay olarak kullandığını düşünüyorum. 
( Hâlâ misafir oyuncu edasıyla yazıyorum sanki. Aslında iç sesim ben, evet ) 

Asıl en önemli konu ise İstanbul'da 'toplu taşıma sporculuğu' diye bir meşakkatli bir spor eylemi, artık vardır. Tramvaya bin sonra in sonra merdivenlere koş koş daracık üst geçitlerde yürüyüş maratonunda gibi sağlı sollu boşluklara hızlı kayma marifetiyle ilerle, bankolardan geç, yoksa akbil doldur, tekrar bankodan geç, asıl önemli kısım otobüse binerken başlar, İstanbul insanı gerçekten başarılı bir tırmanış ustası. Kapılar açılır açılmaz aynı anda hem inilebilen hem binilebilen ve on kişinin önüne geçilebilen nadide bir spor ortamı. Evet, yurdumun toplu taşıma hayatında sürekli bir sıradışı hareketlilik var ve bu daha ilk durakta başlıyor. İnsanlar metrobüse daha binmeden tepişmeye başlıyorlar, öne atılan ayaklar, dirsek tepmeleri ve kapıya denk gelen duruş noktasından bir milim bile kımıldamamak için verilen azimli sabit duruş mücadelelerinin sonunda metrobüsün kapısı ile aynı anda hareket eden bedenler, daha metrobüs gelmeden göze kestirilen yerlere, popolar bir metre ilerden konduruluyor ki, daha önce kimse oturamasın oraya, çok oryantalist.

Ah İstanbul'suz yapamam bir başka şehir filan geyiklerine girmeyeceğim, toptan hepsine katılıyorum. Tek kullanmadığım aracı, scooterı yakın gelecekte ulaşım aracı olarak deneyeceğim. "Peki bakalım"

( peki bakalım'a selam olsun burdan, şayet görürse tabi, görürsen söyle olur mu? )

Kalabalık metrobüs resmi ararken aynı konuda başka bir yazı buldum, buyrun burdan http://teynist.blogspot.com/2011/04/toplu-tasmann-zararlar.html 







6 Mart 2012 Salı

ne çok şeyi unutmuşum

Zamanın hızlıca geçip gitmesine alışığım. Bir yıl bir gün gibi geliyor çoğu zaman ama geriye dönüp baktığında ki; insan geriye dönüp bakmamalı, hadi baktı diyelim öyle uzun uzun baka kalmamalı; ne çok ufak ve güzel şeyi unuttuğunu görüyor. Oysa ben her geriye dönüp baktığımda nerede beni gıcık eden, anlamsız bir dolu abuk şey var onları görüyorum. Yani sanki. Öyleyse iyi ki de güzel şeyleri not etmişim. Sanırım.

28 Nisan 2008 Pazartesi

Bir İŞVEREN ilanıdır!





Merhabalar;

Acil olarak her türlü şirket içi ve şirket dışı, tasarım, üretim, satış, pazarlama ve benzeri dinamikler için ihtiyaç duyulacak endüstriyel hamal yetiştirme programına destek verecek iş verenler aranmaktadır.

Aranan nitelikler;

1 - Her türlü üç boyutlu ve iki boyutlu modelleme, teknik çizim, animasyon, Java, yazılım programlarının kullanılması için gerekli olan eğitim masraflarının ve bu eğitimler sırasında oluşacak her türlü özel ve kişisel giderlerin karşılanabilmesi. Daha olmadı bu eğitim paketinin
dışında kalan, farklı alanlarda da kullanılabilen bilumum programların tespit edilerek programa dahil edilebilmesi girişimciliğinin ve duyarlılığının gösterilebilmesi.

2- Aynı zamanda ürün maliyeti, satış, pazarlama ve planlama konusunda uygulanacakeğitim programlarının desteklenmesi. Bu eğitimin yürütüleceği her türlü kişisel gelişim,danışmanlık, pazar tanıma alanlarında eğitim ve seminerler veren şirketler ile koordinasyonu
sağlayarak uygun eğitim şartlarının oluşturulması ve bu eğitimlerden doğacak her türlü masrafın desteklenmesi. Gerekiyorsa üste öğrenciye para verilmesi.

3- Reklam, organizasyon ve müşteri iletişimi konusunda alınacak danışmanlık ve kişiselgelişim hizmetlerinin işveren tarafından sağlanması.

4- Endüstriyel hamal adayının stratejik karar alabilme yeteneklerinin geliştirilmesi için ihtiyaçduyulan huzurlu, mutlu ve sağlıklı yaşam ortamının oluşturulmasının sağlanması.Hep yüzünün gülmesinin sağlanması ve kişisel ihtiyaçlarının mümkün olan ennn hızlı şekli ile
giderilmesi.

5- Sektördeki gelişmeleri takip edebilmesinde gerekli olan tüm sektör fuarları için gerekli fuar
takip planının oluşturulması. İhtiyaç duyulması halinde endüstriyel hamal adayı eşliğinde
takip uygulama şemasına gereken son biçiminin verilmesi.

6- Sektör için gerekli olan tecrübenin edinilebilmesi için ihtiyaç duyulan malzeme çeşitliliği,
tasarım ve imalat yöntemleri hakkında işverenin her hangi bir çıkar gözetmeksizin, endüstriyel
hamal adayının tecrübe edinmesinde gerekli olan tüm ortamların oluşturulmasının sağlanması.

7- Bir ana dil bir de yarım yamalak da olsa ikinci dili bilen endüstriyel hamal adayının ileride
ihtiyaç duyabileceği yada sonradan doğacak yabancı dil bilgisi ihtiyacı için gerekli olan
İngilizce, İtalyanca, Almanca, Portekizce, Japonca, Arapça ( İran ve Birleşik Arap emirlikleri
için ilerde ihtiyaç olabilir! Çok önemli! ), Hollanda’ca, Fince  ( unutulmuş bir dil varsa lütfen
işveren adayı eklesin ) eğitimlerinin sağlanması ve tüm masraflarının karşılanması.

8- Bu eğitim zamanla sınırlı değildir. Ortalama 2 ila 4 yıl arasında endüstriyel hamal adayının
kapasitesine göre değişmektedir.

9- Eğitim süresince tüm yol, yemek, konaklama ve sosyal sigorta giderleri firma tarafından karşılanacak ve sigorta primi yüksek olan tavan miktarından yatırılacaktır.

10- Endüstriyel hamal eğitimi tamamlandıktan sonra işyerinizde çalışma garantisi yoktur.

İstenilenler;

- Yukarıda bahsi geçen eğitim programlarını destekleyebilecek,
- Hevesli, yenilikçi, ben yaparım ve bunu benden başka kimse yapamaz diyecek kadar girişken ve risk alabilen,
- Bilançosunun gelir hanesi hayli bir yüklü olan ve yükseliş ivmesi olan,
- Firmasında 10 dan fazla endüstriyel hamal istihdam edebilecek kapasitede olan yada olabilecek,
- Vizyon sahibi. Almadan veririm diyebilen ve "geleceğe yatırım yapma"nın ne demek olduğunu özümsemiş,
- Anlayışlı, hoş görüşlü, güler yüzlü olması en önemli kriterimizdir.
  Zira endüstriyel hamal adayları üzerinde olumsuz bir psikolojik baskı oluşturulması programımızın verimliliği açısından çok sakıncalıdır!

İşverenlerin hazırlayacakları endüstriyel hamal yetiştirme destek programı dosyaları ile başvuruda bulunmaları rica olunur. Dosyası olmayan işverenlerin başvuruları değerlendirilmeyecektir.

Başvurular incelendikten sonra öncelikli olarak işverenlerle ön mülakat yapılacak uygun işveren adayı bulunana kadar mülakatların sayısı artırılarak devam edecektir.

Mülakat sonunda gerek görülürse tecrübelerini ve yaratıcılıklarını görmek için iş verenler arasında mini bir yarışma düzenlenecektir. Henüz karar vermediğimiz bu yarışma şayet düzenlenirse tarafınızdan doğan tüm telif ve fikri hakları tarafımıza devretmiş sayılırsınız ona göre. 

Saygı, sevgi, selam ve tüm yüce hoş görü duygularımızla :)

EHMK ( Endüstriyel Hamallar Meslek Kuruluşu )

30 Nisan 2007 Pazartesi

doooooooooooooooooooooooooooooo

Doğmayı ben istemedim. Herhalde öyle bir imkanları olsa da bana sormazlardı.
Heyhat! Artık annemin envanterinde ömür boyu demirbaş hanesine yazılıyım.
Babamın envanterinden çıkalı 25 yıl oldu. Sonuçta hep şunu düşünmüşümdür.
alış veriş bencilce bir şeydir ve eğer düşüncesizce yapılırsa bazı ürünler başınıza bela olabilir. Baş belası bir demirbaş oldum sonuçta. Bunu da ben istemedim.

Ne biliyim daha istemediğim bir çok şey oldum mesela adımı koyduklarından haberim yoktu. Saçlarım, kaşlarım, gözlerim koyu kestane oldu. Alıştım tabi bu duruma. Adımı da soyutladım bir bakıma Zeynep'den başka her şeyim. Koç kızıyım örneğin. Bak bunu istemiştim. Tâ ki 22 yaşıma kadar boğa kızı olarak yaşayıp koç kızı olmayı ıskalayışıma içerlerdim. Koçmuşum hakikaten. Şaka değil. Neticede biraz boynuzlarım küçülmüş oldu sadece o kadar. Hala bir boğa gibi uyuyorum.

İlle de bişiy olacaktıysam bir bok böceği ya da bir kuş ya da bir hava olmak isterdim.
Ama sadece bir hava daha fazla değil! Var olmamak en güzeli olurdu. Madem bana soran olmadı bari gelmişken uzunca bi kalıyım.

Korktunuz mu?

Ben zaten bu topraklarda kalıcı değilim. Bir yelkenlim olsun alıp başımı gideyim.
Kürkçü dükkanım İstanbul olsun. Öyle yaşlanıyım sulara bata çıka. Sonra dünya küçüldükçe küçülsün. Yelkenlim kağıttan bir gemiye dönüşsün. Dünyada camdan kavonoz dipli bir oyuncağa. Sallanıp yuvarlandıkça camdan dünya ben kağıttan gemimle evrilip devrilip bir o yana bir bu yana... Plastik balıklarım olsun ve de öle ıvır zıvır ucuz işportalıklar. Ne para ne pul ne yemek derdi. Kağıttan kitaplarım birde. Vay be desem denize bakıp. Hayat bu işte. Gerisi hikaye...

İnsan olmuşum!..