aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2016 Cumartesi

NARUTO İYİYLE KÖTÜNÜN SAVAŞI


"Güçlükle kazanılan mutluluğun bozulması da güçtür. 
İnsanların geliştirdikleri güven bağlar oluşturup dostluklar kurmalarını sağlar.
Yalnızca birlikte bir güçlüğü aştıktan sonra kurulabilen bir bağ.
Sevgi ve şefkatle dolu bir bağ.
Bağlar var olduğu sürece Ninshu (büyük bir güç) kötülük için kullanılamayacak.
Ancak bağlardan yoksun bir güç bu dünyaya kötülük getirir.
Kardeşinle güçlerinizi birleştirin ve Ninshu bağlarını dünyaya yayın."

Sözler Japon anime serisi Naruto Shippuden 468. bölümden alıntı. 2004 yılından bugüne takip ediyorum. Manga ve animesi tüm dünyada çok büyük bir izleyici kitlesine sahip. Nedeni yukarıda alıntı yaptığım sözlerin anlamında gizli. 'Naruto' iyilikle kötülüğün savaştığı bir çizgi dünyada bizim gerçek dünyamızda olması gereken değerleri anlatıyor. Biz olmayı, birlikte olmayı, gücü sevgiyle birleştirip yaşamda iyi amaçlar uğruna kullanmanın gerekliliğini, sevginin olmadığı yerde güç kavgasının getirdiği karanlığı, mutluluk ve mutsuzluk kavramlarını... Naruto hikayesinde her şeyin merkezinde sevgi var. (Merak edenler için internette seri hakkında epey bir bilgi var.)

15 Temmuz günü ülkemizde televizyonlardan canlı yayınlanan "iyilik ile kötülüğün savaşını" izledik. Henüz kendime gelebilmiş değilim. Bundan sonra Türkiye'de bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. O gün yaşananlar toplumda yıllardan beri var olan kutuplaşmanın sonucu olarak büyük bir kırılma yarattı. İnsanların hallerine bakıyorum da milletçe sevgi ve şefkatle dolu olması gereken bağlar kuramamışız. Öfke ve korkuya teslim olmuşuz, biz olamamışız. Cumhuriyet bizim güçlükle kazanılmış mutluluğumuzdur. Atatürk'ün önderliğinde 93 yıl önce temelini attığımız bağlarımızın zayıfladığına inanmıyorum ama "Kara Zetsu"nun sürekli kötülük fısıldadığını görebiliyorum.

Geçtiğimiz yıllarda yaşanan nükleer santral kazasında Japon toplumunda var olan saygıyı, adaletli olma, birlik ve beraberlik içinde hareket edebilme becerisini tüm dünya hayranlıkla izlemişti. Bizde ise havalimanına yapılan bombalama sonrası taksicilerin durumdan kendi menfaatleri için yararlanmaya çalışması konuşuldu. Japonlardan öğreneceğimiz çok şey var. Türk Milleti olarak hatırlamamız gereken çok şey var. Yeniden birlik olmalı, biz olmalı ve özümüzde var olan değerlerimizi hatırlamalı, onları sevgiyle harmanlayıp güçlü bağlar kurmalıyız. Naruto karakteri de Japonlar gibi bize çok şey anlatıyor. Naruto amaçlarından asla vaz geçmeyen, her başarısızlığın ardından inatla ayağa kalkan, denemekten asla vazgeçmeyen, azimli ve en güzel tarafı da dostlarına sevdiklerine değer veren, sevmekten vazgeçmeyen bir karakter. Hikayenin baş kahramanı Naruto gibi diğer karakterlerde çok başarılı bir şekilde kurgulanmış. Bu animenin yaşı yok, çoluk çocuk tüm aileyle seyredilebilecek nitelikte ve güzellikte.

Çocukken sevginin herşeyin özü olduğunu düşünürdüm. Ruhlarımızın tertemiz olduğu, her şeye anlamak için baktığımız zamanlar. Çocuk olmak böyle bir şey belki ama bir gün yıllar geçtikçe kafamın daha karışık hale geldiğini farkettim. Toplumda biriken öfke ve baskılar ruhlarımızı örseledikçe zihinlerimizde karışıyor. Yeniden çocuk olmamız, o zamanların temiz ruh hali ile birbirimize bakmamız gerektiğine karar verdim. Çocukluğunuzu hatırlayın, bol bol çizgi film izleyin, çocuk kitapları okuyun, şarkılar söyleyin, oyunlar oynayın, zihninizi "Kara Zetsu" nun karanlık fısıltılarından arındırın. Sevgiyi hatırlayın. İnatla ayağa kalkma zamanı, ülkemiz ve çocuklarımız için...

Bu yazıyı okuduysan, devamında şu linkteki yazıyı da okumanı öneririm. Sevgiyle kalın Dattebayo.

http://kalbimdentemizbiryaprak.blogspot.com.tr/2014/08/kendini-tanima.html




22 Mayıs 2016 Pazar

Ubuntu


Yaşamak çok güzel şey doğrusu...

İnsan yaşamanın nasıl bir şey olduğunu yaşadıkça öğreniyor. Benim dünya hayatım henüz çok minicik bir zaman dilimini kapsıyor ama bu kısacık zamanda bile dünya üzerinde ne kadar gereksiz şey varsa hepsini odama biriktirmişim sanki! Bir sürü gereksiz yazı, çizi, anı, hatıra, defterler, eşyalar, maket malzemeleri, belki lazım olurlar, belki bir şeyi hatırlatır diye unutulmuş istif istif çöpler... Odamda biriktirdikçe ruhumda birikmiş bir sürü gereksiz yığın. Farkında olmadan yaşamak için ihtiyacım olan tüm boşlukları bir sürü gereksiz ıvır zıvırla doldurmuşum. Büyük bir aydınlama yaşadığım bir günün sonunda gözlerimdeki perde kalktı, kendime niye bu kadar çok yük yaratmışım bu eşyalara niye kendimden daha çok yer açmışım ki hayatımda?! Farkettiğim en önemli şey bu birikmiş şeylerin hepsinin yurttan sesler korosu gibi sürekli beynimi yediği oldu. Bu kadar yıl bunları dinledimde ne oldu? Hepsi çöp oldu. Hepsini attım, yolladım, dağıttım gitti. Zannediyordum ama şimdi bu sabah farkettim biraz sızıntılar kalmış, divanımın altında kütüphanemin üstünde vs vs.. İlk fırsatta çöpe gidecekler kesin. Oh be dünya varmış! Biraz nefes alayım şöyle :) Sende tüm gereksiz şeyleri bırak gitsin, çok iyi geliyor...

(Gugıl amcaya "yaşamak" dedim, bana bir sürü kollarını yukarı açmış denize çayıra çimene doğru coşan insan fotoğrafı gösterdi. Ben bunu seçtim içinde bisiklet var, deniz var ve sevgi var :)

Melih Cevdet Anday'ın bu şiirini çok seviyorum.;)

Çok Güzel şey

Yaşamak güzel şey doğrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan dünyada
Dostuna güveniyorsan
İyi günler bekliyorsan hele
İyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu

                            MCA


Başarı dediğin nedir ki hayatta?

Yaşanmış bir hikaye. " Kimine göre dört kişiden en hızlı koşan başarılıdır, kimine göre ise başka... Bir antropolog Afrika'da bir kabileden dört çocuğa bir oyun oynamayı önerir ve bir ağacın altına meyve koyar. Çocuklara, 'hadi bakalım koşun, kim en çabuk ağacın altına ulaşırsa, meyveler ödül olarak onun olacak' der. Burada ki başarı meyvelere en çabuk ulaşmak. Başarı en hızlı olmak ve ödül de meyveleri yemek. Antropolog 'haydi başla' diyor ve yarışma başlıyor. O anda bütün çocuklar el ele tutuşarak birlikte koşuyor, ağacın altına birlikte varıyorlar. Sonra da hep beraber meyveleri yemeye başlıyorlar. Bizim antropolog şaşırarak, onlara ne yaptıklarını soruyor. Çocuklar 'biz ubuntu yaptık' diyorlar ve devam ediyorlar; "Yarışsaydık kazanan bir kişi olacaktı. Birimiz mutlu olurken diğerleri mutsuz olacaktı. Nasıl olur da diğerleri mutsuzken bir kişi mutlu olabilir? Biz 'ubuntu' yaparak meyveleri birlikte yedik." Bu arada kabilenin dilinde 'ubuntu'nun anlamı; 'ben, biz olduğumuz zaman benim' demek. "

Ne harika düşünce değil mi? :) Biz dili ( Doğan Cüceloğlu hep bunu anlatır.) 
Demek ki mutlu olmak için zihnimizde, etrafımızda bizi meşgul eden ne kadar gereksiz şey varsa hepsini çöpe sallayıp, ubuntu yapıyoruz. Bu kadar.


(Hikaye Humral Tan'ın 'Akademik forum 2014' konuşmasından alıntıdır.)



27 Şubat 2014 Perşembe

neptün


...

Öldükten sonra başka bi gezegende oraya uygun bir yaşam biçiminde var olsaydık... o gezegen senin bu gezegen benim gezerdik vallihi .. Belki de gerçekten öyle olmuştur. Neyse ki içinde deniz olan bir gezegene düştüm... Denizi olmayan bir gezegen mi ?! Aslaaaa...........

                                                                        Neptün müziği



17 Eylül 2012 Pazartesi

rastgele




Gözlerimi kapadım ve kütüphanemin rafları arasında ellerimi gezdirerek ne olduğunu bilmeden rastgele bir kitap seçtim, rastgele bir sayfa açtım, rastgele bir noktaya parmağımı koydum.

"...İstanbul'luluğun ötesinde Kadıköy'lülük diye bir şey vardır, ve Kadıköy az çok taşra koksa da, nasıl oluyor bilmem, Kadıköy'lüler avrupalı kokarlar..."

                        Denizli Pencere (Afşar Timuçin) Sayfa:77
                        Basım yılı; doğduğum yıl.







18 Temmuz 2012 Çarşamba

İstanbul, ben, beni, bana dair


İstanbul, yazı çizi ile uğraşan her insanın kaleminin ucuna konmuştur. Her ne şekilde olursa olsun illede kendinden bahsettirir. Bende bir vakitler kendimce O'nun hakkında şiirler karalamıştım. Denemelerimden iki eski yaprak...



İstanbul                                        
Benim şehrim sensin
Kürkçü dükkanım sen
Sevgilim sen.

Işıklarına hayran olduğum
Seyretmeyi sevdiğim şehir sensin.
Benim varlığımı duyuyor musun?
Kaç Zeynep arşınlıyor
Sokaklarını, caddelerini…

Denizini kaç seven göz seyrediyor
Kaç genç kız yüreği çarpıyor
Kaç sevda büyüyor üzerinde
Kaç gözyaşı besliyor sularını
Kışlarında kaç çocuk titriyor!

Haberin yok!..

2005







İSTANBUL

En kötü kokular arasında
Hala masum pırıltılara sahip
Bir çocuk
İstanbul

Mevsimsiz rüzgarların
Çamurlu kırlarını okşadığı
Sonbahar yaprakları serçelerinin
Dal dal cıvıldadığı

Bütün gün yağmurlarında
Gezdiğim, koştuğum,
Yol kenarı sularıyla
Cıp cıp oynadığım şehir
İstanbul

Burnu büyük semtlerinde
Yırtık çizmelerimin toz attığı
Selpakçı çocukları
El ele sahil aşıkları
Cici kafeleriyle
Masalım İstanbul

Viraneleri
Sarhoşları
Evsizleri ile
Acıdığım İstanbul!

Bozacıların
Binalar arasında
Bir başka yankılanan sesiyle
Buruk gecelerim İstanbul

Karanlıklarında ümitleri
Aydınlıklarında üniversitelileri
Kaldırımlarında
İşsizliğim İstanbul!

Aşk
Ayrılık
İmkansızlık
Vazgeçilmezimsin İstanbul.

1999 

( bu yazdığımı şimdi beğenmiyorum ama yazmışım işte be yaaa, duygusu güzel )








16 Mayıs 2012 Çarşamba

SAHANDA YUMURTA

         

                    SAHANDA YUMURTA HALÜSİNASYONLARI




Hâlâ beni anlamaya çalışıyorsun, oysa böyle başlamamıştık. Anlaşılmaz diyaloglar, gereksiz felsefeler üzerine lak lak yapmaktı amaç. Demek bir arada olmuyormuş, ayrı dünyaların insanlarıyız, demiştim…
            
– Ben sadece küçük cümlelerin etrafında dolanabiliyorum, büyük laflar bekleme benden, bu konularda çok acemiyim.

Israr etme, yakınlarına gelemem, yakınlaşmalarımız nedeniyle acil durum alarmına dönüştüğün, genleşmiş savunma hallerine tahammül edemiyorum. Zaten biliyorsun.

- Basit, sıradan biriyim ben! Seni anlayamıyorum, sadece   gözümün önünde dursan ve hep orada olacağından emin olsam?

Sırf sen istiyorsun diye, bir anarşist nasıl bir vitrin dekoruna dönüşür? Ben böyle bir yöntem bilmiyorum.

   – Uzun vadeli bir şey değil ki istediğim.

Varlığımın daima kıymetsiz olduğunu söylüyorsun. Senin için seçilmiş biri miyim yoksa geçici manzaraların için atanmış geçici bir imaj mıyım, bilemedim.

  – C: Hiçbiri

Cevap bu değil. İletmesi benden, işine yarar, yaramaz.

 – Nedir ki?

– Alooooo
- Alooooooo bir arkadaş aramıyorum!

Peki, sonra ne olacak? Birbirimizi planlanmamış bir öğle üzeri, sözleşmeden bulup, düşüncelerimizle yeniden sevişebilecek miyiz?

– Bununla da yetinebilirim ama daha fazlasını istiyorum.

Düşünceden başka bir şey yok burada. Boşuna uğraşıyorum.

– Öyleyse nasıl oluyor bu, sol kalçanın boşlukları hâlâ çok sıcak belleğimde? Çocukluğuna dokunmadan, iç dünyana girmek istiyorum.

Ben bir zaman savurganıyım. Bu yüzden hiç yaşlanamıyorum. Oysa sen zamanı kullanma konusunda çok disiplinlisin. Aslında aynı yaştayız ama sen hep önden yürüdüğün için arkana dönüp bakmayı unuttun. Ben hep oradaydım, eski bir kışlanın bir takım koridorlarında unutmuş olabilirsin beni, belki adım hep aynıydı, belki sarışındım o vakit… Ama şimdi yani o öğleden sonra arkada durmaktan sıkıldığım için senin yanına doğru attım adımlarımı. Sanki çok zaman geçmiş gibi aradan, beni daha önce bildiğini unutmuş buldum seni. Ben hep şimdiki zamandayım.

– Başa dönelim mi? Seni anlamıyorum.

Asansörde tanıdık tanımadık herkese merhaba, günaydın, neşeli günler demek istiyorum. Bana ilkin bön gözlerle bakacaklar biliyorum, önemli değil, karşı ofisteki dedikoducuları, üst kattaki gürültücüleri, çaylarımızı usanmadan getirip götüren çaycıyı ve kucağında durmadan zırıldayan çocuğu bile sen gibi görüyorum. Tüm neşeli ünlemelerimin sebebi sensin.

– Sizin apartmanda asansör yok ki?!.

!!! Konu o değil zaten!

– Konu neydi?

Arsız duygularımı terbiye etmeni istiyorum. Bu kadar uğraştın, didindin, yinede seni her görüşümde “parmağımı uzatıp aaa bak” aaşık olduğum kişi diye işaret ediyorum kendime. Hepsini içimden yapıyorum, her şeyi içimden hissediyorum. Böyleyim ben, bu durum seni çok mutsuz mu ediyor? ( “mu” orada kullanılmaz, öyle çarpık cümle kurulmaz filan falan ) Beni yanlış anladın, sana biçilmiş bir görev yok bu hikayede.

– Peki söyle o zaman ne istiyorsun benden? Hadi hadi söyle, bu kadar güzel çırpındın madem, söyleee?

Hep orda olmanı istiyorum. Gerideyken, yanına geldiğimde, yanından geçip gittiğimde, arkama dönüp baktığımda. Aynı zamanda “yazdıklarının hiç birini okumadım. Özellikle kişisel gelişim hakkında yazdıkların beni hayli kaşındırıyor.”  Yine de hiç kaybolma istiyorum.

– Bu kadarcık mı?

Biraz vakit alabilir benim için ama ben yaş alana kadar beni öylece kendi geçmiş zamanında beklemeni istiyorum. Sonra ben senin şimdiki zamanına ulaştığımda, zamanlarımızı birbirimize eşitleyebiliriz. O zaman hiç kimseden korkmadan sevişebiliriz.

– Çok yoruldum, konuşmaya yetecek kadar nefesim yok! Bu kadar gerçekçi yazılmış hayat düşlerine düşüp kaybolmaktan korkuyorum.

“ Don’t be interesting, be interested “ Çok önemli bir ders anlattığımı düşündürecek şeyler değil yazdıklarım. Hobilerimin hiç biri süs olsun diye yazılmadılar alt satırlara. “Hayattan kaçmak için uzun yıllar okudum” da diyemem ama tek renkli taklidi yapamayacak kadar rengarenk beceriksizliklere sahibim. Her şeyden birazcık biliyorum diye de tutkularımın eksik olduğuna hükmetmen çok aciz bir durum.

– O vakit ben ayrılıyorum bu hikayemsi şeyden.

Çok rica ederim, ağlamaklı gibi duran naif konuşmalarıma alınma.

– Tercih ettiğin her şey senindir.

Herkesin her şeyi bildiği bir dünyada tek bildiğim benim ne biliyor olduğum. Hiç iç açıcı gelmedim sana, umurumda değil, kendi duygusallığımın içine düşmüş çırpınıyorum di-

– Açıklama yapmak zorundaymışsın gibi davranma.

Şunu ifade etmek istiyorum, gelenekselleşemiyorum. Duygusal bir takım şeylerin seri üretilebilirliğini çok evvel ıskalamışım. Belki tâ doğmadan evvel ardına düşmüş olabilirim, senin adımlarının sessiz tak tukları kulaklarımın ucundan tutup sana çekiştirmiş olabilir beni.

– Demiştim sana basit biriyim diye ancak sahanda yumurta nasıl yapılır onu bilirim.

- “Memleketimde İstanbul sınırlarından çıktıktan sonra nereye gidersen git bir sahanda yumurtayı, bırak onu bir Türk Kahvesini bile ortalama olarak içecek yer yok. Çok üzülüyorum. Ben farklılıklar, zenginlikler istiyorum ama bulamadığım yerde bir alt kalite olsun bâri.” Sen benim bulabildiğim en üst düzeye ulaşabilmiş tek alt kaliteli bir sahanda yumurtasın, duymak istediğin buysa eğer…

– Eee ööö hh, peki benim için ne var?

Bu poza gerek yok. Burada biz bizeyiz, birbirimizi çok iyi biliyoruz, bunca baskıcı ortama rağmen, duygusal zenginliklerim arasında olanca güzelliğe sahip bir sahanda yumurta kıvamına gelebildin ama yinede en küçük bir fırsat eline geçtiğinde antrikota bağlıyorsun. Bilmeni isterim ben standart bir ansiklopedik menünün, ucuz tatlı seçeneği değilim. İyisi mi sen mönü kullanma.

– Ben zaten yalnız yemek yeme konusunda iyiyimdir. Ayrıca bu bir varoluş meselesi; “çok dinamik bir konu; birey tohumlarım nerde diyecek, onların hepsi alttan disipline olarak gelecek.”

Bu disipline etme konusundan muaf olmanı, tüm tohumların hepsinden çok uzaklara düşmeni istiyorum.

– Hatırlarsan biz bir tiyatronun içinde değiliz, oynamıyoruz, yalnızca arada sırada görev verilenlerden biri olabiliriz.

      Öyleyse bu görevden tasfiye olmamızı istiyorum. Benim tarafımdan yazılmış bir oyunda sadece senin payına düşen sahnenin tek kadrolusu olmak istiyorum. Yalnızca ben!

– Bu fazla kalabalık oldu.

Eğer senin için yirmi kişilik bir şişkinlik yarattıysam bütçemi açlık sınırına çekebilirim.

– Amatör bir takım hissiyatlar için göstermiş olduğun bu çabaları takdir ediyorum ancak bir oyun için hiç bütçemiz yoktur.

Bu sözlerin hiç biri sana değil, sen dilersen bu hayal kırıklığıyla dolu akılsızca söylenmiş şeyleri üzerine alınabilirsin, dilersen yalnız senin için yazılmış farzet. Benim sözüm ülkenin dört bir yanındaki halk sevici siyasilere, büyük halk meclislerinde pişpirik oynayıp okeye dördüncü olmak için çırpınan, bir takım süslü büroların çeşitli koltuklarını durmaksızın soldan sağa veya sağdan sola çevirip duran bir takım atanmış beyaz yakalılara. Dilerse sülfür bakanı Verkultur Güneyi'de üzerine alınabilir. Bilinsin isterim, duygularıma paha biçilemez, bu nedenle henüz bir alıcısı çıkmamıştır ki senden başkası talip olmasın isterim.

– Israrla bu hikayenin özneliğinden istifa etmek istediğimi bildiririm.

Yanılıyorsun, etrafında dönüp durduğum konunun öznel hiçbir tarafı olmamasına rağmen bir sahanda yumurtaya yaraşır şekilde nesnellikten kaçıyorsun. Normaldir, hâlâ tam kıvamını bulamadın. Bu halinle bile seni bandıra bandıra yiyebilirim.

– İlle de sevişelim diyorsun?

Senin için bir görev tanımı yapmamı bekliyorsun. “Ben dünya hakkında hissettiklerime, bu dünya ile birlikte dönen çarklara, dolaylı yaşanan aşklara, insana ve dünya imhacılarına, sevgiye, çiçeklere, börtü böceğe dair spesifik görüşümü anlatmak için bu metni araç olarak kullanıyorum. Belki sen bu metindeki tek nesnesin…

– Çok bahsettin canım çekti, ben mutfağa gidiyorum, sahana birkaç yumurta kırıp yemeye.

( NOT: Bu deneme yazısında geçen cümlelerin bir kısmı Okan Bayülgen'nin 15 Mayıs 2012 -Çarşamba tarihli programında konukları ile birlikte yaptığı konuşmalardan cımbızlanmış ve o esnada yazılan bu yazıya, bir yazma alıştırması yapmak adına eklenmiştir. ) 190


10 Mayıs 2012 Perşembe

KARŞI YAKA MEMLEKET VE ORHAN VELİ'NİN KEDİLERİ

"Tek boyutlu bir tarih eğitiminden geçen insanımız, belki de en çok yakın geçmişimize uzak"
                             Karşı Yaka Memleket - Kemal Anadol

Büyüdükçe daha çok isyankar oluyor insan. Bir yanımla kendi başımıza, savrularak büyütülmüşlüğümüze kızarken diğer yanımla neden bu kadar sahipsiz bir millet olduk, nasıl sahipsiz ferdler haline geldik diye anlamaya çalıştım. Okul kitaplarındaki tek düze tarihin sıkıcılığından sıyrılıp eski yaşamların tanıklığında daha derinlere indiğimde milletimizin zihninde özenle soyutlaştırılan tarihimiz ete kemiğe bürünmeye başlıyor.
Kemal Anadol'un kaleminden çıkmış Karşı Yaka Memleket yakın geçmişe tanıklık eden böyle bir kitap. Adı bile hasret kokuyor, daha kitabın başlığından bir gurbet tınısı bulaşıyor merakınıza. Kötü bir tarih öğrencisiyim ve hâlâ öğreniyorum.

Orhan Veli Kanık en sevdiğim şairlerdendir. Ben O'nun kendi kendine anılarını anlatırmış gibi yazışına ve şiirlerindeki dev hikayeleri minik kıtalarla anlatışına vurulmuştum. Sonraları başka şairlerde sevdim ama O.V.K. benim ilk göz ağrım. Kedileri konuşturduğu şiirleri en sevdiklerimdendir. Sokak kedisi ile ciğercinin kedisini konuşturur şiirlerinde. Buraya tekrar zevkle yazacağım;

KUYRUKLU ŞİİR

Uyuşamayız, yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;
Senin yiyeceğin, kalaylı kapta;
Benimki aslan ağzında;
Sen aşk rüyası görürsün, ben kemik.

Ama seninki de kolay değil, kardeşim;
Kolay değil hani,
böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.
                                                  (Yaprak,15.12.1949.)

1950'li yıllar. Memleket yine başına örülmüş bir örümcek ağının içinde debelenir, insanlar sağcısın, solcusun, komünistsin, faşistsin diye gruplaştırılarak nice aydınlarımız, gençlerimiz, geleceğe umutla yayılması gereken ışıklarımız yitirilir. Öğreniyorum ki; bunlardan biri de Kırklareli sınırında öldürülen Sabahattin Ali'dir... Ortam karışık, kafalar dahada karışık, kim neyin suçlusudur bilinmezken, her geçen gün faili meçhul! cinayet ve eylemler ile memleket yangın yerine döner. 6 Ocak 1948 tarihinde TBMM'ne verilen soru önergesi ile son 5 yıl içinde resmi ve özel dairelerde çıkan yangınların soruşturulması istenir, iddialar kanıtlanamasa da konu hakkında gazetelere demeçler verilir, ellerinde deliller olduğu öne sürülerek tüm yangınlardan komünistlerin sorumlu olduğu iddia edilir. Kimsenin sesini çıkartamadığı bu kaos günlerinde, ses politikacılardan değil ozanlardan gelir, Orhan Veli yazdığı şiirle yeni komünist avcılarıyla dalga geçer:

CEVAP

-Ciğercinin kedisinden sokak kedisine -

Açlıktan bahsediyorsun;
Demek ki sen komünistsin.
Demek bütün binaları yakan sensin.
İstanbul'dakileri sen,
Ankara'dakileri sen...
Sen ne domuzsun, sen!
                                        (Yaprak,15.1.1950)
(Alıntı; O.V.K.Bütün Şiirleri - Yapı Kredi Yayınları)

...


Tabi ki kitap o dönemin solcu düşünürlerinin karşılaştığı ötekileştirmeyi anlatıyor. Günümüzde milliyetçilik, barış, özgürlük, demokrasi vb kavramlar gibi "solculuk" kavramıda siyasi alandaki geçerli anlamını yitirmiş ve bana kalırsa yozlaştırılmıştır. Kitabı okurken; Kemal Anadol'un kalemiyle yakından tanıma fırsatı bulduğumuz dönemin aydınları nasıl bir sol düşüncesini taşıdılar, nasıl bir antisol düşüncesinin kurbanları oldular. Kitabın kahramanları; sonradan "Türkiyeli Üçüzler" olarak anılacak olan Fahri Erdinç, Ziya Yamaç ve Tuğrul Deliorman ile birlikte Anadolu'nun fakir köy okulunda genç bir ilkokul öğretmeninin mücadelesini, şairliği, yazarlığı, kendi ülkende ve yaban ellerde garipliği okuyacaksınız. Tarihi roman sevenler ve yakın tarihe farklı pencerelerden bakmak isteyenler için serin bir roman...

Tekrar kedilere dönecek olursak, çocukluğumda bir oyuncak bebek gibi koynumda taşıdığım kedilerim vardı. Şimdilik bir kedi besleme imkanım yok ama onlara hala bayılıyorum. Usta şair Orhan Veli'nin kedileri konuşturarak yazdığı şiirler kalbimin baş ucunda. Yalnızca kedilere dair bir yazı yazmak isterim, şimdilik bu içinden kedi geçen bir yazı olsun.  Kuyruklu şiirin hikayesiyle ilgili araştırma yaparken ustaya adanmış bir site çıktı karşıma. Yazıların hepsi tantuni, baklava, börek tadında, okuması çok güzel. Kediliside burada, www.orhanveli.net/kaniksadigimbiri/sarikedimirnav.html Bunu okuduktan sonra benim satırlarım çok yavan kalacaktır, artık kusura bakma.



9 Nisan 2012 Pazartesi

Anne mobbingi


Meral Okay'ın ölüm haberi haftanın ilk günü bomba gibi düştü gündeme. Böyle yetenekli, sevgiyi, aşkı kendine özgü güzellikte anlatabilen nadir insanların gidişi gerçekten acı veriyor. Bugün ilk defa eşinin ardından ona olan aşkına dair yazdıklarını okudum. Anlattıkları hayatta bir kez söylenebilecek şeyler. "Aşk bir sızma halidir" demiş Meral Okay, tıpkı televizyon denen o küçük kara kutudan bizim hayatlarımıza sızması gibi. Hikayelerinde insana dair anlattıkları ile içinde yaşadığı toplumla nasıl güzel bağlar kurmuş, bizi bize anlatmış. Meral Okay gibiler bir kere girdi mi o kara kutuya bir daha çıkamaz, çok uzunca yaşasaydı bile bizim için gidişi hep erken olurdu. Her güzel şeyin bir başlangıcı vardır. O'da bize güzel başlangıçlar bıraktı. İyi yolculuklar usta...


Çok sigara içermiş en son ince uzun purolardan içtiğini okudum. Bazen sevdiklerimizin kalbini kırmak uğruna kötü alışkanlıklarını terketmeleri için ciddi baskı uygulamalıyız diye düşünüyorum. Belki sigara her zaman birinci neden değildir ama büyük bir tetikleyici olduğu kesin. Whitney Houston gibi dev bir yetenekde bağımlılığı yüzünden öldüğünde yine aynı şeyi düşünmüştüm. Bana kalırsa birileri bu işi görev edinip zorla bu insanların kendilerini tüketmelerine mani olmalı hatta böyle kamuya mâl olmuş dev sanatçılar için özel mobbing uygulayanlar, kamusal kurumlar filan olmalı. Bende bir ara bu sigara denen çubuğu tüttürmüştüm. Annem bu duruma her zaman ve her koşulda, yılmadan çok aşırı tepkiler vermiştir. Ben inatla kaçak göçek sigara içmeye direnip; yeter artık bil anne ben sigara içiyorum al gör dediğimde ve bunu her söylediğimde bile O'da inatla elimde her sigarayı görüşünde sanki beni ilk defa öyle görüyormuş gibi hayretler içinde kalıp, beni daima sigaraya özenen 10 yaşındaki bir çocuk gibi azarlıyordu. Bu şekilde davrandığı için sigarayı hep gizli saklı içmek zorunda kaldım ve her içişimde annem aklıma geldiği için vicdan azabı çektim. Gecenin kör karanlığında bile bir kaç saat önce evin taaa öbür ucunda balkon camından dışarı sarkarak tüttürdüğüm çubuğun kokusunu alıp, gelip hesap sormayı hiç ihmal etmezdi. Öyle güçlü koku alıyor ki o da ayrı bir yazı konusu olur. Ama bu güçlü anne mobingi için minnettarım. İyi ki böyle davranmış, iyi ki abartmış, zorlamış, vicdan yapmış. Sigara içmekte bir özgürlük evet ama sevdiklerimizin bunun karşısında verdiği tepkiye sahip olabilmekte büyük ayrıcalık. O yüzden siz siz olun daima sevdiklerinizin zararlı alışkanlıklarının karşısında olun.




Yazıyı ustanın sözüyle sonlandırmak istiyorum. "Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden 'biz' olma halidir" Meral Okay



1 Ocak 2008 Salı

Ben bir röportaj okur severim.


YANLIŞ İNSANA DUYULAN AŞK BİLE HİÇ AŞIK OLMAMAKTAN İYİDİR

"Bütün aşkların özü, Tanrı'ya duyulan aşk. Ama aşk, aşktır. Mevlânâ diyor ki: "Gönlünde aşk olsun da neye karşı olursa olsun." Yanlış insana duyulan aşk bile hiç aşık olmamaktan iyidir. Bir kadına ya da bir erkeğe duyduğun aşkla, Tanrı'ya duyduğun aşkı ayırmak mümkün değil. Çok sevdiğin bir insanın gözüne baktığında, onun gözünde gördüğün o ışık, Tanrı'nın yansımasıdır. Kızına duyduğun aşk da, Tanrı aşkının 2,5 yaşındaki bir kız çocuğu manzarasında şekillenmiş hali. Kuş, ayakkabı, insan, ney...Hiç önemli değil, yeter ki duyduğun aşkın içinde samimiyet olsun..."   röportajın linki

Ben bir röportaj okur severim. Bs player’ımdan karışık Türkçe müzik arşivimden seçme parçalarımı dinlerken diğer duyularımla hiç tanımadığım birilerinin kısa hayat cümleciklerinin üzerinden geçiyorum. Başkalarının cümleleri içerisindeki hayatı öğrenmeye öylesine hevesliyim ki. Ne yapmış, nasıl büyük adam olmuş, yaşamında neyi ıskalamış, neden ders almışta neyi en çok sevmiş, niye aşık olmuş terk etmemiş, hep gitmiş hiç kalmamış, diğer yandan öteki suların dibinde, paraşütün tepesinde, dağın yamacında, buzullarda, çölde, evinin bahçesinde ne hissetmiş? Paylaşırken, bencilken, severken, acı çekerken, yardım ederken, gezerken tozarken yaşarken bunu nasıl becerebilmiş. Merak ediyorum. Keyif alıyorum elimde değil!

Ve bunları okurken evimde, odamda, şu sırtlığı kırık gevşek vidalı yamuk sandalyeme daha fazla çakılıp kalmış hissediyorum kendimi! Ben böle kendi başınalığa mahkum bilgisayarımın karşısında oturmuş bişiler okur gevelerken müzik çalarımdan Teoman “ benimse yenmiş tırnaklarım titrek ellerim var” diye söyleniyor. Sanki cümlesine “benimse” değil de "seninse" diye başlıyor gibi geliyor kulağıma.

İstanbul’da sonbahar. Eylül. Üşüyorum. Eylülü seviyorum ama üşüyorum. Üşüyorum çünkü eylül geldi, eylül geldi ve ben üşüyorooom! Ama aslında doğru cümle bu değildi. Doğrusu “Eylül. Yalnızım. Eylülü seviyorum ama yalnızım. Yalnızım çünkü eylül geldi, eylül geldi  ve ben yalnızıııııım!” olacaktı! Sonra düşünüyorum  .................
..............................................................................
...ki! Hım?

Hayallerime yeni bir tane daha ekledim geçenlerde. Karavanda yaşama fikri hoşuma gitti. Yılın bir iki ayı belki. 40 yaşında olabilirim o vakit, daha genç yada daha yaşlı, daha göbekli yada daha zayıf, hep koca burunlu olabilirim belki. Çocuklarım da olabilir olsun hatta fena olmaz. Tüm bunlara rağmen muhteşem bir denizin ve ormanın kıyısında bir yerde karavanımda gündelik işimi gücümü yapmanın, hayatın başka bir yanını yaşamanın mutluluğunda olabilirim.

Hayal ediyorum…

Ben bir röportaj okur severim! Of diyorum oooofffffffffff