hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2018 Çarşamba

KENDİNİ BİLME



Bağımlısı olduğunu farketmeden sevdiğimiz herşey onlara ihtiyacımız olduğu sürece hayatımızda var olurlar. İhtiyacımız kalmadığı zaman ise hayatımızdaki misyonları tamamlanmış olduğu için kendiliğinden yok olurlar, bizi terkederler.
Bağımlılıklarımız; sigara, alkol, işkoliklik, tatminsiz sevilme ihtiyacı, sonu gelmeyen aşık olma ihtiyacı, seks, yalnızlık, asosyallik, bağımlı ebeveyn ilişkileri, sürekli mağdur olma, haksızlığa uğradığı için acı çekme hali, vs. vs.... evcil hayvanlarımızda buna dahil. Hayvanlarımızın bizim onlara ihtiyacımız olduğu kadar bize ihtiyacı yok ama bu demek değil ki onlardan öğrenecek şeylerimiz yok, bu başka bir hal.
Duygularımızı besleyen her aşırı durumun arkasında bir eksiklik var. İçinde yaşadığımız ülkeden insanlardan dolayı mutlu değiliz, ama istisnasız hepimizin, Atatürkçüsü, dincisi, hümanisti, milliyetçisi, yobazı, herkesin tek yaptığı "şikayet etmek", hep ötekini beğenmeme, ötekini suçlama hali de kendini bilmeme halinin bir yansıması aslında...
Toplumsal kısır döngülerimiz gittikçe derinleşiyor. Yüzyıllardır aynı seçimleri yaptığımızı bilmeden yeni şeyler istiyoruz. Yalnız biri, Mustafa Kemal Atatürk bu kısır döngüyü kırabildi, kısa bir süreliğine, sonra yine kendi bilinç halimize geri döndük (dış güçlerinde parmağı var tamam)
Yunus'un dediği gibi, İlim, gelişmişlik, kendini bilmektir.
Bilme hali, kendinle bir olma, kendini anlama, tanıma hali. Kolay değil ve çok emek verilmesi gerekiyor. Kendini bilmek hayatına eylemin gelmesi demek... Bilmenin sonucu idrak, ve bazen idrak bağımlılıkların gidişi ile de kendini gösterir. Bazende üzüldüğümüz, istemediğimiz halde elimizden birşey gelmez, çok sevdiklerimiz (bağımlılıklarımız) de gider hayatımızdan. Farkında olmadan bağımlı olduklarımız...
Farkındalık çarkının mili, bilme halinin, sonuçları var. Duygularımızı anlamaya çalışalım, hissedip içgüdüsel olarak yaşamaya çabaladığımız duyguların arkasındaki temel nedenleri bulmaya çalışalım. Kendimize, ruh halimize emek verelim. İnternet bu anlamda çok güzel kaynaklarla dolu.. Yargısız, gözlemci olarak, anlayarak öğrenme çabasıyla bir yerden başlayalım. 

Değişim sancılı ama güzeldir. 

Zeynep Karataş


22 Mayıs 2016 Pazar

Ubuntu


Yaşamak çok güzel şey doğrusu...

İnsan yaşamanın nasıl bir şey olduğunu yaşadıkça öğreniyor. Benim dünya hayatım henüz çok minicik bir zaman dilimini kapsıyor ama bu kısacık zamanda bile dünya üzerinde ne kadar gereksiz şey varsa hepsini odama biriktirmişim sanki! Bir sürü gereksiz yazı, çizi, anı, hatıra, defterler, eşyalar, maket malzemeleri, belki lazım olurlar, belki bir şeyi hatırlatır diye unutulmuş istif istif çöpler... Odamda biriktirdikçe ruhumda birikmiş bir sürü gereksiz yığın. Farkında olmadan yaşamak için ihtiyacım olan tüm boşlukları bir sürü gereksiz ıvır zıvırla doldurmuşum. Büyük bir aydınlama yaşadığım bir günün sonunda gözlerimdeki perde kalktı, kendime niye bu kadar çok yük yaratmışım bu eşyalara niye kendimden daha çok yer açmışım ki hayatımda?! Farkettiğim en önemli şey bu birikmiş şeylerin hepsinin yurttan sesler korosu gibi sürekli beynimi yediği oldu. Bu kadar yıl bunları dinledimde ne oldu? Hepsi çöp oldu. Hepsini attım, yolladım, dağıttım gitti. Zannediyordum ama şimdi bu sabah farkettim biraz sızıntılar kalmış, divanımın altında kütüphanemin üstünde vs vs.. İlk fırsatta çöpe gidecekler kesin. Oh be dünya varmış! Biraz nefes alayım şöyle :) Sende tüm gereksiz şeyleri bırak gitsin, çok iyi geliyor...

(Gugıl amcaya "yaşamak" dedim, bana bir sürü kollarını yukarı açmış denize çayıra çimene doğru coşan insan fotoğrafı gösterdi. Ben bunu seçtim içinde bisiklet var, deniz var ve sevgi var :)

Melih Cevdet Anday'ın bu şiirini çok seviyorum.;)

Çok Güzel şey

Yaşamak güzel şey doğrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan dünyada
Dostuna güveniyorsan
İyi günler bekliyorsan hele
İyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu

                            MCA


Başarı dediğin nedir ki hayatta?

Yaşanmış bir hikaye. " Kimine göre dört kişiden en hızlı koşan başarılıdır, kimine göre ise başka... Bir antropolog Afrika'da bir kabileden dört çocuğa bir oyun oynamayı önerir ve bir ağacın altına meyve koyar. Çocuklara, 'hadi bakalım koşun, kim en çabuk ağacın altına ulaşırsa, meyveler ödül olarak onun olacak' der. Burada ki başarı meyvelere en çabuk ulaşmak. Başarı en hızlı olmak ve ödül de meyveleri yemek. Antropolog 'haydi başla' diyor ve yarışma başlıyor. O anda bütün çocuklar el ele tutuşarak birlikte koşuyor, ağacın altına birlikte varıyorlar. Sonra da hep beraber meyveleri yemeye başlıyorlar. Bizim antropolog şaşırarak, onlara ne yaptıklarını soruyor. Çocuklar 'biz ubuntu yaptık' diyorlar ve devam ediyorlar; "Yarışsaydık kazanan bir kişi olacaktı. Birimiz mutlu olurken diğerleri mutsuz olacaktı. Nasıl olur da diğerleri mutsuzken bir kişi mutlu olabilir? Biz 'ubuntu' yaparak meyveleri birlikte yedik." Bu arada kabilenin dilinde 'ubuntu'nun anlamı; 'ben, biz olduğumuz zaman benim' demek. "

Ne harika düşünce değil mi? :) Biz dili ( Doğan Cüceloğlu hep bunu anlatır.) 
Demek ki mutlu olmak için zihnimizde, etrafımızda bizi meşgul eden ne kadar gereksiz şey varsa hepsini çöpe sallayıp, ubuntu yapıyoruz. Bu kadar.


(Hikaye Humral Tan'ın 'Akademik forum 2014' konuşmasından alıntıdır.)



14 Kasım 2013 Perşembe

Descartes





...

Orada bir köpek mi var yoksa bir insan mı ?
Orada duran bir şey var mı?
Bundan emin olamam. Rüya ya da hayal görüyor olabilirim.
Ya da muzip bir şeytan benimle oyun oynuyor olabilir.

hımmm...

...

















14 Ekim 2012 Pazar

Pınar'a mektup


Pınar anne nasılsın? Sana yazmayı düşünüyordum bir süredir bugün attığın kısa mesaj beni harekete geçirdi, Cep telefonumun tuşları beni sinir ediyor o nedenle mesaj atmak zor geliyor. Bir süredir hayatımda yenilikler değişiklikler olsun diye yıllardır içinde yaşadığım bu odada değişiklikler yaparak yenilikleri hayatıma çağırmaya karar verdim. İlk iş temizlik, birikmiş bir gün lazım olur diye yada anısı olduğu için kolilere tıkılmış milyonlarca yazı çizi ıvır zıvır, çocukluk günlüklerim, kataloglar, dergiler vs vs vs... O kadar çok şey  biriktirmişim ki Pınar inanamadım kendime. Bu küçücük odada tıklım tıkış yaşamışım yıllarca. Koli koli çöp ve kağıt attım! 5-6 koli sağa sola maket malzemesi ve kitap vs gibi şeyler dağıttım. 


Eski notlarımı yazılarımı karıştırırken, elime konuşmalarımızın notları geçti; üniversite yıllarımızda gece boyu yazdığımız kısa mesajları not etmişim. Okudum tekrar şöyle bir...Ne romantik şeyler yazmışız, yaratıcı şeyler  de var ve işte iki çocuk yüreğin dostça çırpınışları, çokça gülümsedim. Şimdiki zamanımdan bakınca gereksiz  ve bizlere hiç bir anlam ifade etmeyen bir takım isimlerde geçiyor yazılarda. Kendimizi boşuna üzmüşüz be Pınar.

İnsanları ve olayları çok fazla, aşırı, gereğinden fazla önemsemişim. Uzun yıllar büyümeyi istemeyişimin çocukça çırpınışlarıymış hepsi. Şimdi iyi ki büyümüşüm diyorum, şimdiki beni seviyorum. Geçmişin yüklerinden kurtulmaya karar vermiştim, eski yazıları da attım. Zaten güzel olan şeyleri hatırlıyorum ya, belgesine gerek yok artık ................................................................................................................................. adı bile kalmamış... Velhasıl dostluklarımız gerçek gerisi yalan, yaşanan herşey hayal olmaya mahkum o nedenle ben sadece şimdiyi yaşıyorum ve şimdiyi hayal ediyorum.

........bugünlerde............................? Bir iki yıldır,.......................................................,
daha çok okuma araştırma öğrenme eylemleri ......................................... 
.................................................. hayata geçirmeye başladım ve  ...........................................
Henüz ............................................................................................... yapamayacağım,
........................................dediğim anda bir şey çıktı hep karşıma,........................................
............yine yeni bir  .......................................... bana .......................................................................
son........................................................................................bir haftadır.........................Yavaş
yavaş.............................................................................................................................konuşuyoruz
......................umudu..........................................................................................................
.....................................................Akışa bıraktım işte kendimi 
...............................................diyorum........................................................
.........................................,.......................................................çekiştirmesi gerek, aksi halde
........................................ ..................................
Sana kalbimden  temiz bir yaprak gönderiyorum Pınar...

...Sevgiyle öpüyorum.

......


17 Eylül 2012 Pazartesi

rastgele




Gözlerimi kapadım ve kütüphanemin rafları arasında ellerimi gezdirerek ne olduğunu bilmeden rastgele bir kitap seçtim, rastgele bir sayfa açtım, rastgele bir noktaya parmağımı koydum.

"...İstanbul'luluğun ötesinde Kadıköy'lülük diye bir şey vardır, ve Kadıköy az çok taşra koksa da, nasıl oluyor bilmem, Kadıköy'lüler avrupalı kokarlar..."

                        Denizli Pencere (Afşar Timuçin) Sayfa:77
                        Basım yılı; doğduğum yıl.







25 Haziran 2012 Pazartesi

Halkın sesi

.
.
.
Bilenler bilir. Yaşanmış bir toplu taşıma hikayesi, yıl 2012. Bir blogger gelecekle ilgili ön görüler geliştirebilen kişidir. Artık minibüslerde paso soruluyor... Sebebi ben değilimdir canım. )

Günaydın İstanbul kardeş diyen bir sesle yeni haftaya başladım. Havanın hafif esintisi yüzünden günün geri kalanıyla ilgili umutlu duygularla doluyum.

 Sabahın erken saatinde minibüs uzaktan yan yatmış geliyor, sola doğru düştü düşecek...Bu minibüsü yakalayamazsan arkadan gelenlere binilemez çünkü onların kapıları, bizim semtin rüzgar sörfçüleri tarafından, minibüsün kapı demirlerine sıkı sıkı iki kolları ile asılmak suretiyle tutulmuş oluyor. Off sabah minibüse binmek çin işkencesi gibi! Mecbur biniyorum. Dazlak şöför ben bindikten sonra ancak iki kişilik daha boşluk kalan minibüse on kişi daha aldı. Neredeyse tek ayak üstünde durduğum için arkama göbekli bir kadının denk gelmesine seviniyorum, şimdilik halimden memnunum ama sıcaktan ve minibüsteki diğer kıllıların yaymış olduğu buharlardan dolayı nefes almakta zorlandığım için sinir gazlarım yukarı doğru yükselmeye başlamış tam  gırtlağımın olduğu izaya gelmişti ki arkadan parayı uzatan bir ses; "bir öğrenci" dedi. Dumkof şöför, "elli kuruş daha göndersin, üniformalı olmayan adamdan öğrenci parası almıyoruz" dedi, pis, sahtekar, hırsız dermiş gibi bir ses tonuyla. Gırtlağıma kadar ulaşan sinir gazım sabah kalınlığında cızırtılı bir sesle pırtlayı verdi ağzımdan, " Ne olur alsanız" dedim, " illa üniformaya bağlıyorsunuz belli ki adam öğrenci yaşı küçük bir şey yapacaksınız bari tam yapın, ne o öyle, üniformalı üniformasız!" Minibüstekilerin kısık gözleri açıldı birden, koltuklarında uyuklayanlar kulaklarını dikleştirerek konuya dikkat kesildiler. Dazlak kafadan çıkan ses; " biz napalım (laynlı ses tonuyla) birliğe gidin söyleyin karar onlardan çıkıyor" dedi. Dedim ki; "sana söylüyorum işte siz zaten aranızda toplanıp konuşuyorsunuz ya!" Güneş gözlüklerinden başka sadece koca keli görünen dumkof kafalı şöför; "koca adamlar biniyor ne bilelim öğrenci mi değil mi" diye kendini savundu. "O zaman paso sorun" dedim. Koca kel kafalı dumkof tipli denyo şöför sürekli yolcu alarak minibüsü konserve kutusuna yolcularıda sardalyaya çevirmenin vahşi kazanmışlığıyla iyice kabalaşarak; "Yav abla sabah sabah başka işin mi yok" dedi. Önümde iki büklüm, sıkıştığı köşeden açık camın kenarına tutunarak güç bela ayakta durmaya çalışan ben yaşlarda bir adam "heee" der gibi kafasını sallayarak, göbekli dumkof şöförü onayladı. "Ben" dedim "ben, halkın sesiyim, sessiz kalabalıkların çoğul sesi, bulanık zihinlerin netlik ayarı, hayata bir nebzede bu minibüsün kenarından tutunmaya çalışan, her daim varılması gereken noktaya istenilen saatte ulaşmaya çalışan birisinin savrulmuş zamanları yakalama aceleciliğinde yaşayan, koşturan, çabalayan, didinen ve en sonunda bu sola çeken minibüsün en kör noktasına konserve edilmiş olmanın isyanındayım uleynnn" dedim, içimden...

Alın size yeni bir İstanbul yazısı.

.
.
.



8 Haziran 2012 Cuma

Evet biraz büyüdüm ama "on8" gösteriyorum

Öncelikle şunu belirtmeliyim bu yazı Okan Bayülgen'e övgü yazısı değil. Kendi perspektifimden yaptığım bir tespiti yazmak istedim. Bir süredir bu gözlemimi yazmak istiyordum. Okan Bayülgen'in Tv8 ile başlayan yeni programlarını izlemeye başladığımdan beri bende oluşturduğu çağrışımlar başkalaşmaya başladı. Sanki kendi illimünatisini yaratmıştı, şimdi bunu apaçık bir şekilde sergiliyordu.

Hayatım boyunca teknolojik ve yeni olana en son sahip oldum, trendlerden, modadan bir haber, ruhumu tamamlayan salaş, dağınık kıyafetlerin içinde kendimi iyi hissederek yaşadım, çocukken anında ortalığa yayılıp popüler olan şarkılar bana geç ulaşırdı, mahallede, yan komşuda, ailede ne olmuş, en son ben öğrenirdim aradan uzun zaman geçtikten sonra. Televizyon Çocuğu diye bir programın varlığından ise program bittikten sonra falan haberim oldu. Hiç mi haberim olmadı, duymadım, bilmedim, etrafımdakiler konuşurken bu televizyonun asi çocuğuna onlardan aşina olmadım! Gerçekten hatırlamıyorum. Öncesinde de Gece Kuşu varmış. İlk Okan Bayülgen ile ilgili hatırladığım Cem Özer'le magazin programlarında karşılıklı göndermeler yaparak atışmalarıydı. Ben onu Zaga ile birlikte seyretmeye başladım. Bugünlerde 7'den 77'ye herkes ama en çokta gençler O'nu izliyor, O'nu seviyor, O istediği için bloglar açıyor, program konularını takip ediyor, araştırıyor, herkes gece kuşu oluyor...Hakkında bir sürü şey yazıldı, çizildi, yetenekleri, tarzı, zekası vb. Ben bu yazıda Okan Bayülgen'i farklı bir açıdan ele alacağım.

O hepimize ilham veriyor ama bana aynı zamanda başka bir şeyi hatırlatıyor. Benim çocukluk kahramanım Barış Manço ve tabi çağdaşlarımın. Çocukluğumun tek kanallı yıllarında televizyonun karşısında oturup heyecanla onun 7'den 77'ye insanlarla nasıl güzel konuştuğunu izlerken kendimi orada, sahnede olan çocuklardan biri olarak hayal ederdim. Tatlı sözünü sevdiğim o uzun saçlı, babacan adamın yanında olmayı hayal etmek, bir çocuk başka ne isterdi ki...Tabi ben biraz büyük kaçıyordum, boylu bir çocuk olduğum için yaşımı küçük gösterme imkanımda yoktu, kurtarmıyordu, onun yanındaki çocuklardan biri olmayı ıskalamıştım ama ziyanı yoktu, yani o vardı ve kalbinden yayılan sıcaklık ülkemdeki tüm çocuklara ulaşıyordu, bende o kalabalığın içindeydim. Anne ve babaların yaptıramadığı bir sürü şeyi bizden yapmamızı istemesi yeterliydi, zevkle fırçalarız dişlerimizi canım nolcak. Hiç bir şeyin fanatiği olmadım hayatımda, tarihleri, doğum günlerini hep unuturum, insanlara sevgimi ve ilgimi böyle belirli günlerin dışında göstermeyi daha gerçekçi bulurum. Lakin Barış Manço'nun gittiği günü 2 şubat tarihini hiç unutamam. Biz bilmeden öylesine bizim parçamız oluvermiş ki... Anneannemin ve dedemin ölümlerinde onların yakınındaydım ve çift basamaklı sayılarla yeni tanıştığım hayatımda, hatırladığım ilk ölüm deneyimleriydi, zamanlarını doğru düzgün hatırlayamam. Barış Manço'nun gittiği tarih bir mıh gibi çakılmış zihnime. Günlerce ağladım, o kadar çok ağladım ki, herkes gibi... Yakınlarım için bu kadar ağlamış mıydım? Çocuklarla yada ergenlerle kurulan ilişkiler, diğer arkadaşlık, ahbaplık, eş, akraba ilişkilerine benzemez. Onların kalbini kazanmak hem kolay hem zordur, çünkü sana çıkarsız yaklaşırlar ve ruhları henüz kirlenmemiş olduğu için sahte ile gerçek olanı olağan üstü bir kusursuzlukta ayırdederler. Sevgiye, sevgiyle karşılık verirler. İnsanları ele geçirmek istiyorsan (iyi veya kötü) kalplerini ele geçirmeden başaramazsın. Böyle Barış Manço'yla olduğu gibi plansız gelişen sevgiler paha biçilemez,  belki yüz yılda bulunamaz, milletçe bu şekilde sevilebilecek insanlar, her millete nasip olmaz. Barış Manço'nun bizim ülkemizde, bizim topraklarımızda var olmuş olmasından dolayı şanslı olduğumuza inanıyorum. Bizim 80 kuşağı ve onların aileleri O'nu ne kadar çok sevdiklerini gittiğini duydukları an anladılar. Bir kuşak O'nunla büyümüştük, bizi ciddiye alıyor, dinliyor, bizim yerimize ülkenin, dünyanın merak edilen köşelerinde insanlarla iletişim kuruyor, kendine özgü samimi beden diliyle bilgi ve sevgisini dünyaya akıtıyordu. 'Dünya insanı' sıfatı Barış Manço için söylenmiş gibi.

O'nun gidişi toplumda devasa bir boşluk yarattı. İnsanlar daima güven duyacakları, kendilerinde başarılarıyla ve samimi eylemleriyle hayata dair olumlu yansımalar yaratacak toplumun önünde olan nitelikli insanların varlığına ihtiyaç duyarlar. Şuan Türkiye'nin buna çok ihtiyacı var. Herkesin herkese benzediği, insanların meslekleri, takımları, tuttukları partileri, üzerinde yaşadığı il sınırları ve daha milyonlarca şeyle tanımlanarak standartlaştırılmaya uğraşıldığı bu genç toplumda, gençlerin kendilerini ciddiye alan, ciddi bir adama ihtiyaçları var. Okan Bayülgen bambaşka bir insan, belki Barış Manço ile aralarında ki tek ortak nokta aynı kutunun içinden bize ulaşmış olmalarıdır, bilemem ama Okan Bayülgen bende aynı Barış Manço'nun oluşturduğu hissiyatı oluşturuyor. Peki neden? Çünkü; ikiside insanlara değer veriyor, her ne yaparlarsa yapsınlar, eylemlerinin kaynağını oluşturan temel bu, insan sevgisi.  Adam olacak çocuklar büyüdüler, benim Barış Manço'yu hayranlıkla izleyişim gibi onlarda Okan Bayülgen'i öyle izliyor. Hepimiz O'na inandığımız için O'nu beğeniyoruz. Bu yüzden onun gibi yakışıklı eylemler içinde olmak istiyoruz. O'da gençlerin O'na olan inancı ile kendi tecrübesini birleştirerek ortaya bir "on8" projesi koydu. on8 kutusundan neler çıkacak gerçekten bende çok merak ediyorum, herkes gibi bende bu projeye dahil olmak ve on8 kutusunun arkasında koşturmak istiyorum. Evet biraz büyüdüm ama "on8" gösteriyorum ;)

...







11 Nisan 2012 Çarşamba

Ne düşünüyorsun

diye soruyor arada feysbuk, ne düşünüyorum; Bu dokunmatik ekranı olan aletlerle milyonlarca insanın parmak izi ve kimlik bilgileri ruhları duymadan kaydedilebilir. Olmaması için bir neden yok...Bunun yanında telefonlarınızın dinlenmesi çok da önemli değil gibi duruyor...Şu dünyanın haline bak...Ne yaparsan yap çemberin dışında kalamıyorsun. Yeni teknolojiler sayesinde bu yaşamda var olduğumuz sürece herşeyimizin talan edileceği garanti. Okan'da salı gecesi yayınlanan programında; şehirden teknolojiden uzakta kalan nehirde balık tutan adamın kendini sadece pasifize ettiğini söyledi. Sen kendini pasifize etmezsen sistem seni pasifize ediyor. Şu paranın kral olduğu hayatta senin daire sahibi olman için çabalayan bir ailen yoksa sen hayat boyu altında oturduğun damın kirasını ödemek için çalışmak zorunda kalmayacak mısın? Yoo ben elime yamru yumru, ağaç dalından yontulmuş uzun bir baston alıp ipek yolu boyunca volta atmak istiyorum. Söyler misin ödenmesi gereken sağlık sigortası bedeli (bu işsizliğimde bide bu çıktı başıma), burs, kurs, kira, yol giderleri, internet ve onun bağlı olduğu telefon faturası ve bunun gibi küççücük şeylerin parasını kazanmak zorunda olmanın dışında ne beni engelleyebilir! Ben bu yaşamı nasıl sömüreceğim arkadaş, nereye varacak bunun sonu. ÖÖF BEEH

9 Nisan 2012 Pazartesi

Anne mobbingi


Meral Okay'ın ölüm haberi haftanın ilk günü bomba gibi düştü gündeme. Böyle yetenekli, sevgiyi, aşkı kendine özgü güzellikte anlatabilen nadir insanların gidişi gerçekten acı veriyor. Bugün ilk defa eşinin ardından ona olan aşkına dair yazdıklarını okudum. Anlattıkları hayatta bir kez söylenebilecek şeyler. "Aşk bir sızma halidir" demiş Meral Okay, tıpkı televizyon denen o küçük kara kutudan bizim hayatlarımıza sızması gibi. Hikayelerinde insana dair anlattıkları ile içinde yaşadığı toplumla nasıl güzel bağlar kurmuş, bizi bize anlatmış. Meral Okay gibiler bir kere girdi mi o kara kutuya bir daha çıkamaz, çok uzunca yaşasaydı bile bizim için gidişi hep erken olurdu. Her güzel şeyin bir başlangıcı vardır. O'da bize güzel başlangıçlar bıraktı. İyi yolculuklar usta...


Çok sigara içermiş en son ince uzun purolardan içtiğini okudum. Bazen sevdiklerimizin kalbini kırmak uğruna kötü alışkanlıklarını terketmeleri için ciddi baskı uygulamalıyız diye düşünüyorum. Belki sigara her zaman birinci neden değildir ama büyük bir tetikleyici olduğu kesin. Whitney Houston gibi dev bir yetenekde bağımlılığı yüzünden öldüğünde yine aynı şeyi düşünmüştüm. Bana kalırsa birileri bu işi görev edinip zorla bu insanların kendilerini tüketmelerine mani olmalı hatta böyle kamuya mâl olmuş dev sanatçılar için özel mobbing uygulayanlar, kamusal kurumlar filan olmalı. Bende bir ara bu sigara denen çubuğu tüttürmüştüm. Annem bu duruma her zaman ve her koşulda, yılmadan çok aşırı tepkiler vermiştir. Ben inatla kaçak göçek sigara içmeye direnip; yeter artık bil anne ben sigara içiyorum al gör dediğimde ve bunu her söylediğimde bile O'da inatla elimde her sigarayı görüşünde sanki beni ilk defa öyle görüyormuş gibi hayretler içinde kalıp, beni daima sigaraya özenen 10 yaşındaki bir çocuk gibi azarlıyordu. Bu şekilde davrandığı için sigarayı hep gizli saklı içmek zorunda kaldım ve her içişimde annem aklıma geldiği için vicdan azabı çektim. Gecenin kör karanlığında bile bir kaç saat önce evin taaa öbür ucunda balkon camından dışarı sarkarak tüttürdüğüm çubuğun kokusunu alıp, gelip hesap sormayı hiç ihmal etmezdi. Öyle güçlü koku alıyor ki o da ayrı bir yazı konusu olur. Ama bu güçlü anne mobingi için minnettarım. İyi ki böyle davranmış, iyi ki abartmış, zorlamış, vicdan yapmış. Sigara içmekte bir özgürlük evet ama sevdiklerimizin bunun karşısında verdiği tepkiye sahip olabilmekte büyük ayrıcalık. O yüzden siz siz olun daima sevdiklerinizin zararlı alışkanlıklarının karşısında olun.




Yazıyı ustanın sözüyle sonlandırmak istiyorum. "Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden 'biz' olma halidir" Meral Okay



30 Mart 2012 Cuma

ÇIZIK & MÜZMİN SEVGİ KELEBEĞİ


Genelde yolda bakar kör gibi yürürüm, hiçbir tanıdığı, eşi, dostu, herhangi ilginç olabilecek şeyi görmem. Zihnim ulaşacağım şeye odaklı olduğu için o esnada tesadüfen karşıma çıkarsan, suratının ortasına baktığım halde yanından geçip gidiyorsam anla ki seni görmemişimdir.  Beni tanıyan kişiyi farketmem için burnumun dibine kadar sokulup, bana el sallaması gerekiyor.

Yani hayatımın yüzde 90’lık bir kısmında dünyaya böyle baktım. Bu bir bakıma ilişkilerime de yansıdı denebilir. Bugüne kadar ilgilendiğim ya da hoşlandığım insanların ilgi alanına girmek için hiçbir çabam olmadı ( hoş buna ihtiyacımda yok ). Niye böyle bir çabaya giresin, doğal seçilim diye bir şey var, aynı enerjiye sahip o güzelim insanlarla ben birbirimizi buluyoruz, sonuçlar gayet güzel oluyor. Buna karşın hayatıma zorla girmek isteyen çok insan oldu. Bu güzel bir şey tabi ama sonrası benim için hiç keyifli olmuyor. Zamanla ben bu insanlar için, sevgisini, sıkıntısını problemini paylaşırken kendisini usulca dinleyiveren bir insan kaynağı durumuna düşüyorum.  Hayatıma girip, sevgimi sömürüp, borç para isteyebileceği, özel eşyalarıma dadanacabileceği, gelip evimi, soframı, enerjimi, gülüşümü, iyi niyetimi kullanabileceği bir sıçrama tahtası yapıyor beni. Evet Hayatıma zorrrla dahil olanları kastediyorum, onları fark etmediğim halleriyle kalbimi kazanmak için karşımda parendeler atanları, bencillik, huysuzluk ve kabalıkları en doğal hakkı sananları…

Tamam kabul ben bir müzmin sevgi kelebeğiyim. ( Müzmin kelime anlamı; “uzun zamandan beri süren” anlamına geliyormuş. Genelde olumsuz bir kullanımı var ama sevgi gibi güzel bir kelimeyle yan yana fena durmuyor. ) Ama bu ruh emicilere bir çift lafım var buradan; Ehhh! Yeter beh! Ben sizin stres topunuz, ego törpünüz müyüm canım! Bi düşün gidin yakamdan, yapışkan şeyler! Üzerinize kocaman bir çizik attım, artık yoksunuz benim hayatımda. Hıh…