yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2017 Perşembe

KÜÇÜK KARA BALIK, HİDÂYETNAME VE İRAN EDEBİYATI



KÜÇÜK KARA BALIK

"Onbirbindokuzyüzdoksandokuz küçük balık "iyi geceler" dileyerek yatmaya gitti. Büyükanne de uykuya daldı.ama küçük bir kırmızı balık ne yaptı ne ettiyse de uyuyamadı. Sabaha kadar denizi düşündü hep..." Küçük Kara Balık, Samed Behrengi (1939-1967)


İran edebiyatına dair ilk okuduğum eser, Samed Behrengi'nin Küçük Kara Balık hikayesiydi. Hikayeyle ilk karşılaşmam ise yıllar önce bir grup çocuğa rehberlik ederken gittiğim çocuk tiyatrosunda harika kostümlerle yapılmış müzikli oyununu izlememle olmuştu. Ben de çocuklar kadar eğlenmiştim. Bu hikayenin sonunun maceracı Küçük Kara Balığın Pelikan'a yem olduğu şeklinde kötü bittiğini zannediyordum. Meğer yanlış hatırlıyormuşum. Özellikle çocuk hikayeleri iyi sonla bitmeli. Gerçek hayatta yeteri kadar dram var zaten. Samed Behrengi çocuklar için halk masallarını kaleme alan Azeri Türkü bir öğretmendir ve ne yazık ki genç yaşta faili meçhul bir cinayete kurban gitmiştir. Semt kütüphanesinde İran'a dair okunabilecek kitaplar ararken yazarın iki hikaye kitabına rastladım. 

Beni en çok etkileyen öykülerinden biri olan "Uyku İle Uyanıklık Arasında 24 Saat" isimli öyküsü şu sözlerle başlar;
"Değerli okuyucu
"Uyku ile Uyanıklık" öyküsünü size bir örnek olsun diye yazmadım.
Amacım, kendi yurdundaki çocukları 
daha iyi tanıman
ve sorunlarına çare aramandır."

Çocuk Latif'in para kazanmak için annesi ve iki kardeşini şehirde bırakıp babasıyla Tahran sokaklarında seyyar satıcılık yaparak, şehrin kenarında yaşamaya çalışmasının, bir çocuğun yoksulluğunun, yokluklar içinde bile çocuk olmanın hikayesidir. Latif'in oyuncakçı vitrinindeki oyuncaklara olan hayranlığı, onlarla yarattığı hayal dünyası bana çocukluğumda kendi mahallemizde seyretmeye doyamadığımız oyuncakçıyı da anımsattı. Latif'in dramatik öyküsünden sonra Uldız ile Konuşan Bebek öyküsü de yalnız bir çocuğun zengin hayal dünyasının şölene dönüştüğü başka bir dramı anlatır. Samed Behrengi çocuklar için yazdığı öykülerde aynı zamanda büyüklere seslenerek, çocukların hayal dünyasının ne kadar zengin olduğunu göstermek ister gibidir. Okurken öykünün orta yerinde uzanıp bu iki garip çocuğu kucaklamak istedim. 

                                                             HİDAYETNAME


İran edebiyatına dair elime aldığım diğer bir kitap. Tahran'lı yazar Sadık Hidayet (1903-1951) tarafından kaleme alınmış öykü, inceleme, tiyatro oyunu ve kişisel mektuplarından oluşan yazılarının derlemesinden oluşmaktadır. Kitap İran'ın saygın ailelerinden birine mensup iyi eğitimli yazarın biyografisi ile başlar, ülkesinin sorunları ve yazarın kendi bunalımları arasında yaşanan bir ömrü anlatır. S. Hidayet'in ülkesinin sorunlarına, insan olmaya, insanca yaşamaya dair çabaları, kimi zamanda çaresizlikleri vardır.

Hidayetname "Bir Eşeğin Ölüm Vakti Hal Diliyle Söyledikleri" ile başlayan kısa hikayesinde; ah bir dili olsa da konuşsa denilen, insanoğlu tarafından eziyet edilen zavallı bir eşeği konuşturarak, O'nun dilinden derdini anlatır: "Hayvanlara acımak temel olarak Doğu'da gelişen bir düşünce. Ayrıca, bütün peygamberler hayvanlara karşı zulmü yasaklamıştır. Okumuşlar, bilgeler, manevi değerler üzerine yazan yazarlar ve hatta şairler hayvan hakları konusunda birleşiyor. Örneğin Hakim Firdevsi, Allah ruhuna huzur versin, şöyle diyor: "Sırtında tohum taşıyan karıncaya işkence etme, çünkü o yaratık canlıdır ve hayat onun için tatlıdır." Ama bütün bu sözler, insanların acımasızlığını, sınırsız tamah ve hırsını önleyip sınırlayacak bir yasa olmadığı için, hiçbir sonuç vermedi..." "....Bu iki ayaklı yaratığın köleleştirdiği dilsiz bir hayvanın hayatının berbat sonucu bu..." Yazar, adaletsizliği, zulmü anlatırken bir yandan da ölüm düşüncesine takıntılıdır, bu düşünce Sasan Kızı Pervin, Ölüm, Sampinge ve Aysar öykülerinde kendini gösterir. Diğer yandan sizi 1932 yılının İsfahan şehrine doğru bir gezintiye götürürken, bir başka yazısında İran halk yaşayışında yer alan düğün, dernek ve halk inanışlarını detaylı olarak anlatır.

Kitabı okurken zaman zaman ara verip, yazıda bahsedilen İsfahan şehrine ait yerleri incelemeye koyuldum, yazarın alıntılarının peşinden gidip Mevlâna'ya ilham olmuş Ömer Hayyam'dan ilham almış Feridüddin Attar'ın Esrarnâme'sine ulaştım. Kitapta Kafka'nın Mesajı, (Peyami Kafka) başlığı ile yer alan inceleme Sadık Hidayet'in ömrünün son yıllarında yazdığı (1948) eserlerinden biri olup Kafka'nın eserlerinde var olan ruh halini anlatır. Satır aralarında Hidayet'in insanın yaşamdaki yerine dair sorgulamalarına da tanık olursunuz;

"...İnsanoğlu yapayalnız ve korumasız. Adı sanı belli olmayan, kendi yurdu olmayan uyumsuz topraklarda yaşıyor. Kimseyle bir ilişki, gönül bağlılığı kuramıyor. Kendisi de biliyor bunu. Bakışlarından belli çünkü. Bir şeyleri örtbas etmek, kendini kandırmak istiyor. Diyelim ki kişiliği ifşa oldu; biliyor ki ortada bir şeyi yok. Hatta düşüncelerinde, davranışlarında bile özgür değil. Başkalarından çekiniyor; aklamak istiyor kendisini. Bir delil uyduruyor; delilden delile atlıyor. ama delilinin tutsağı oluyor. Çünkü etrafına örülen çitten dışarı atamıyor adımını. 
   
Önümüze sayısız tuzaklar kurulmuş bir dünyada kaybolmuş gitmişiz. Tek rastladığımız şey saçmalık. Bu da korkuyu, ürküntüyü doğuruyor. Bu topraklarda kentlere, insanlara, ülkelere ve zaman zaman bir kadına rastlıyoruz. Ama sıkışıp kaldığımız bu koridordan başımız önde geçmemiz gerek. Çünkü iki yanımızda duvar ve burada her an yolumuzun kesilip tutuklanmamız mümkün..." 

Hak vermemek mümkün mü? Ve devam eder; "Başı zincire vurulmuş bir mahkûmiyet bizi izlemekte. Bize gösterilen yasaları tanımadığımız gibi bize yol gösterecek birileri de yok. Kendi işimizi kendimiz görmeliyiz. Kime sığınacak olsak "Sen miydin!?" deyip kendi yoluna gidiyor. Demek ki bilemediğimiz bir hata ettik ya da bildiklerimiz belli belirsiz şeyler. Bu bizim varlığımızın günahı. Dünyaya gelir gelmez yargılanırız ve tüm yaşantımız adaletin dişli çarkları arasından geçen bir dizi karabasana benzer. Sonunda ne şiddetli cezaya çarptırılırız ve boğucu bir gün ortasında kanun adına bizi tutuklayan kişi bıçağını saplar kalbimize; köpek gibi geberir gideriz. Cellat da suskundur, kurbanda. Bu içinde kişilikten eser bulunmayan bizim hayat kesitimizin alametidir ve yasası gibi alçakça, acımasızca görünür. Manzara yeterince korkunç olsa da, kalbimizden bir tek damla kan düşmez yere. Bıçağın ensemizdeki yeri bile zar zor seçilir. Günümüz insanı için tek kaçış yoludur yürek çarpıntısı. Yaşamı boyunca çarpıntısına ve nefes darlığına uğrayacaktır."

Kafkadan büyük bir hayranlıkla bahseder; "Kafka çok hızlı yazar. Tıpkı uyku ile uyanıklık arasında ki bir halde yazan Dostoyevski gibi O da öyküsünü bir gecede bitirir. Öykülerinde kılı kırk yarar; olanca dikkatini ve dürüstlüğünü sergiler. Verecek acil mesajı olduğu için yazar. "Kafka ne demek istiyor?" diye sormaya gerek yoktur. Söylediği anlatmak istediği şeydir.... "  Sadık Hidayet Paris'te kaldığı bir otel odasında intihar eder.(1951) Yazar hakkında yapılan yorumlarda Stefan Zweg etkisinde kaldığından bahsedilir ancak "Kafka'nın Mesajı" yazısında ele aldığı detaylı incelemede, sıklıkla hayatı boyunca kendini yok etmek için var olmuş bir Kafka'dan bahseder. Kimbilir belkide yazar kendini Kafka'nın yarım kalan öyküleriyle özdeşleştirmişti.

"Günümüzde insanlar hilesiz hurdasız adalete ve sağlam bir düzene susamıştır ve yeni gerçekleri dört gözle beklemektedir" (1948) Bugün şeriatla yönetilen İran'da Sadık Hidayet'in kitapları yasak. Sebebi intiharın islama aykırı olması. İran coğrafyasında yaşayan insanların acılarına dokunan öyküleri ile insanoğlunun zavallı, yardıma muhtaç bir canlı olduğunu anlatan Samed Behrengi ve Sadık Hidayet'in hayatlarının da tıpkı kitaplarında ki öyküler gibi dramatik bir şekilde bitmiş olması ne acı. İran'ın yetiştirdiği, insanlık için üzülüp, acı çekmiş iki koca yürek, başka başka yerlerde insanlar için çırpınıp durmuşlar bu dünya üzerinde ama bu koskoca dünyaya sığamamışlar. İnsanlar adalete ve sağlam düzene olan susamışlıkla ve yeni gerçekler için hâlâ umutla, dört gözle bekliyor.

17 Aralık 2015 Perşembe

MARDİN; BİTMEYEN YOLCULUKLARIN DİYARI


Bir seyahat sitesi olan gezievreni.com ve yoldaolmak.com tarafından düzenlenen "Gezi evreni gezi yazısı" yarışmasına katılmak bahanesiyle hafızamın dehlizlerinden çıkardığım Mardin yolculuğuma dair notlarımdan oluşmaktadır. Üç günde, bilmediğimiz bir şehirde, toplu taşıma ile ne kadar gezebildiysek artık... Yarışma benim için puff oldu ama bu zaman darlığında sanal sayfalarım için bir yazı daha ekleme şansım oldu, zihnim için spor oldu ve güzel insanlarla tanışmama neden oldu :) Buyrunuz Mardin yazım...

Mardin; semalarından aşağıya baktığımda toprak ve yeşilin en güzel tonlarına sahip bir yap boz resmi gibi görünüyor. Üç kafadar kısa bir süre sonra bu yap bozun içinde gözlerimizi kocaman kocaman açarak dolaşmaya başlayacağımızı bilmenin tatlı heyecanı ile hava limanı önünde bizi ilk durağımız Midyat'a götürecek olan toplu taşıma aracını bekliyoruz. Mardin bu mevsimde sıcak ve güneşli olduğundan şehri gezmek için iyi bir zamanlama yapmışız. Midyat'ta ilerlerken ilk gözümüze çarpan dar sokaklar arasında eşekleri ile tıngır mıngır ilerleyen insanlar oluyor. Eşekler toplu taşıma aracı olarak hala kullanılıyor. Misafir olduğumuz dost kucaklardan sonra kendimizi Midyat'ın sokaklarına atıyoruz. Midyat merkezin çarşıları ve sokakları bizim gibi Kurban Bayramı tatilini değerlendiren ziyaretçilerin küçük kalabalığıyla hareketli ve neşeli bir pazar havasında. Gümüş işlemeciliğinin en güzel örneklerine sahip telkari dükkanlarını ve alış veriş yapılacak hanları burada.

Eski Mardin, Yeni Mardin

Caddeleri ve sokakları gezerken iki farklı Mardin görüyoruz. Birisi meşhur taş işlemelerinin, nakışların olduğu taş binalarla bezeli eski bina ve sokaklara ait "Eski Mardin" denen yerleşimler, ikincisi kentin kültürü ile ilgili olmayan, çirkin, gri, beton, asfalt ve kaldırımların olduğu, çarpık binalarla yapılanmış "Yeni Mardin" dedikleri başarısız şehir yerleşimleri. Bazı sokak ve caddelerin İstanbul'un her hangi bir betonlaşmış semtinden farkı yok. Tabi ki biz Midyat'ın güzel sokaklarına ve tarihi mekanlarına doğru yol alıyoruz. Midyat Müzesi ve Midyat Ulu Camii bunlardan bazıları.

Mor Gabriel Manastırı diğer adıyla; Türkçe "ibadet evi "olarak çevrilebilen Deyr El Umur.

Dünyanın en eski Süryani Ortodoks kilisesi olan Mor Gabriel Manastırı Midyat Güngören Köyü'nün tepesinde bir konumda olduğu için toplu taşıma ile gitmek zor bu nedenle özel araçla veya taksiyle gitmek gerek. Turabdin platosunda kurulan Manastır turist ve ziyaretçilere açık. Bizim gibi gelen bir kaç ziyaretçi eşliğinde ve binaya bekçilik yapan görevlinin rehberliğinde geziyoruz. Mekan taş işçiliğinin en güzel örneklerinden biri olan işlemeli kapıdan geçilen geniş bir giriş ile başlıyor. Üç katlı yapının üst katları ziyaretçilere açık değil ancak ibadet edilen yerleri, aziz mezarlarının bulunduğu kısımları, şimdi sayısını hatırlamadığım binlerce kibrit kullanılarak yapılan manastır maketini görmek mümkün. Manastır epey büyük olduğundan ziyaret sonrası ön bahçesinde güzel havanın ve manzaranın eşliğinde kısa bir mola veriyoruz.


Mor Gabriel Manastırı

Sonraki durak Güngören Köyü

Köyün girişinde bizi çocuklar karşılıyor. Mardinin gönüllü minik rehberleri ile ilk burada karşılaşıyoruz. Bizi gördüklerinde yanımıza koşturarak "hoşgeldiniz" diyerek hepsi bir ağızdan "gününüz güzel olsun, bayramınız mübarek olsun, paranız bizim olsuun" diye mardine özgü şiveleri ile manilerini okuyarak bayram harçlığı istiyorlar. Ziyaretçilere alışık ve merakla nerden geliyoruz nereye gidiyoruz soruları eşliğinde yol boyu bizimleler. Köyün dışında kalan Mor Hobil Manastırını ziyaret için uzun bir yol katediyoruz ancak manastırın ziyarete açık olmadığını öğrenip biraz soluklanmak için avlusunda oturuyoruz.

Midyat'ın çocukları

 
Midyat Güngören Köyünden bir görünüm.

Dönüş yolunda restore edilerek otele dönüştürülmüş Kasrı Nehroz ile karşılaşıyoruz. Mekanı bir müze gibi girip gezmenize müsade var. Kasım ayında gün erken bitiyor, bizde güneşin batışını ve Midyatın akşam manzarasını Kasrı Nehroz'un teras balkonundan izliyoruz. Aynı zamanda "eski köye" yukarıdan bakmak için güzel bir mekan. Evlerin çatılarında bulunan maviye boyanmış demir yatakların akrepleri evden uzak tutacağına inanılıyor. 

Kasrı Nehroz'un penceresinden eski Midyat evleri

 
Midyat Güngören Köyü gün batımı.

Yorgunluğumuzu Midyat Merkez'de bulunan Gercüş Han'da çay molası vererek atıyoruz. Şehrin yabancısı olduğumuz her halimizden belli, bize servis yapan kızların ilgisi bu yüzden. Hemen kaynaşıyoruz. Bize Mardin konuk severliğini göstermek için şarkılarından ve halk oyunlarından bahsederlerken arkadan yöresel bir halk oyunu ezgisi yükseliyor. Kendimizi Gercüş Han'ın ortasında kızlarla halay çekerken başımızdan peçeteler atılırken buluyoruz. Yabancısı olduğumuz bu uzak diyarda, bir güler yüz, bir sıcak selam, biraz dostlukla  hemen bir tanıdık buluyoruz.


Gercüş Han'da halay.

Mezopotamya'da dev bir madalyon; Hasan Keyf.

Mardin, zamanın insanlar tarafından kullanılmadığı bir şehir gibi. Toplu ulaşım seyrek ve seferler sakin ilerliyor. İnsanlar acelesiz, minibüs şöförlerinin aracı doldurmak, daha çok para kazanmak gibi dertleri yok. Bir İstanbul'lu için çok garip! Mardin insanı bu yönüyle de kalbimizi kazanıyor.

Mardin ile Batman arasında bulunan Hasankeyf'e Midyat'tan minibüslerle 45 dakikada ulaşmak mümkün. Hasankeyf doğal ve tarihi bir açık hava müzesi. Dicle'nin iki yakası boyunca uzanan taş kent, Eski Asur, Roma, Eyyubi, Akkoyunlu, Orta Asya, İran, Osmanlı medeniyetlerinin izlerini taşıyan dev bir madalyon gibi. Yukarı doğru ihtişamla yükselen taş sarayların olduğu ana kaleye giriş güvenlik ve bakım nedeniyle yasaklanmış olmasına rağmen görecek çok fazla eski eser var. Ne şanslıyız ki orada da işini çok iyi yapan çocuk rehberlerimiz var.

Girişte el emeği hediyeliklerin, halı ve dokumaların bulunduğu dükkanlardan sonra sağda El Rızk Camii karşımıza çıkıyor. Eyyubiler dönemi özgün bir taş işçiliğine sahip yarısı yıkık caminin detaylarını yukarılara çıktıkça görmeye başlıyoruz. İnsanların yaşadığı sağlam taş evler ile harabe haline gelmiş yıkık dökük evler bir arada. Aklımda yıkık minare olarak kalmış olan Sultan Süleyman caminin kalıntısı olan minareye çıkmak mümkün, burada minik rehberler devreye girerek ziyareçileri tek tek yukarı çıkarıyorlar. Tepeye çıkınca dikkatli olmak lazım benim gibi başınız dönebilir, ayakta durunca tutunacak yer yok. Minarenin konumu ayaklarınız altına serilen Hasankeyfi panaromik olarak görme imkanı veriyor. Diclenin ortasında bulunan Artuklu Taş Köprüsü, Anıt mezar Kör Zeynel Bey Türbesi, Hasan Keyf sarayları, yıkık harabeler ve mağaralar göz mesafenize ulaşıyor. Hasankeyf'den ayrılmadan dinlenmek için Yolgeçen Hanı'nda Dicle nehirli manzaranın keyfini çıkararak yöreye özgü farklı bir lezzete sahip melengiç kahvemizi içiyoruz.



Dicle'nin iki yakasını birleştiren köprünün üzerinde rastladığımız Hasankeyf amca(adını bilmediğimiz için sonradan Hasankeyf amca dedik) "hadi çek" diyerek bize poz verdi.

    
Hasankeyf amca                                  Diclenin keçileri


Taş köprünün karada ki ayağının dibinde bulunan eski ev hala kullanılıyor.

Toplu taşıma ile Hasankeyf'e giden yok gibi bir şey. Saat dörtten sonra Batman'dan gelip Midyat'a giden son seferini yapacak olan minibüsde bizim için üç kişilik boş yer bırakabileceklerini söyledikleri için içimiz rahattı ancak sözleştiğimiz şöför minibüste boş yer yok diye bizi almadan gitti. Hasankeyf'in girişinde gördüğümüz öğretmen evinde konaklamak istiyoruz ancak bayram ve tadilat nedeniyle kapalı olduğu için tek konaklama seçeneğimizi eledik. Bizimle gezen tur firmasının otobüsüne binmeyi de başramadık. Son çare otostop ile şanşımıza Batman'dan gezmeden dönen bir çiftin aracına denk geldik.

Kör Zeynel Türbesi biz gittiğimizde restore ediliyordu.

Dicle Nehrinde bir balıkçı 


Deyrül Zafaran Manastırı

Sabahın erken saatinde Midyat'tan dönmemek üzere ayrılıyoruz. Kurban Bayramının birinci günü olmasına rağmen şehirde gün boyu kurban faaliyetine dair hiç bir iz göremedik. Her taraf sessiz sakin, yarım saat kadar bekledikten sonra Midyat otogarından direkt Deyrül Zafaran'a giden minibüse biniyoruz, bizimle beraber araçta seyahat eden iki yaşlı Süryani hanım ve ileride binen bir kaç aileyle birlikte birbirimizin dilini anlamadığımız halde sohbet edip güle konuşa ilerliyoruz. Mardin çok dil kullanılan şehirlerden birisi. Türkçe, Arapça ve Kürtçe. İnsanlar bilmediğimiz için Kürtçe ve Arapça sorularına cevap veremeyişimize şaşırıyorlar, Türkçeyle beraber diğer dilleri herkes kullandığı için orada yaşayan birine bunların bilinmemesi garip geliyor ama bir şekilde anlaşıyoruz. Deyrul Zafaran son durak.

Mardin'nin km. doğusunda bulunan manastırı orada yetişen Süryani öğrenciler rehberliğinde geziyoruz. 5. yüzyılda inşa edilmiş manastır, Mardin Ovasına hakim bir konumda, girişte geniş merdivenleri ve taş mimarisi ile göz dolduruyor. En kalabalık ziyaretçisi olan mekanlardan biri olan manastırı rehberler eşliğinde gezdikten sonra, bahçesinde manastırda hazırlanan hoş kokulu Deyrül Zafaran çayını yudumlayarak, birazını da İstanbul'a götürmek için yanımıza alarak güneşin tadını çıkarıyoruz.


Üstte ki iki resim Wikipedia'dan alınmıştır. ( https://tr.wikipedia.org/wiki/Deyrulzafaran_Manastırı)


Deyrul Zafaran Manastırı'nın bahçesinde.

Eski Mardin

Yeni Mardin Öğretmen Evi'ne yerleştikten sonra soluğu Eski Mardin'de alıyoruz. Minibüs ile 15 dakikada ulaşmak mümkün. Eski Mardin tarihi açık hava müzesi gibi. Yürüyerek cadde ve sokaklarının keşfedildiği, başını ne yana çevirirsen taş sanatının eşşiz örnekleriyle bezenmiş yüksek ve ihtişamlı yapıları ile göz dolduruyor. Hafızamı tazelemek için internet bloglarından anlatılan yerlerle resimlerimi karşılaştırmam gerekti. Bu sayede bir çok gezginin Mardin'le ilgili detaylı yazı ve fotoğraflarına ulaşma imkanım oldu. Gayet detaylı çok fazla tarihi ve coğrafi bilgi de mevcut. Tekrar olmaması için gittiğimiz yerlerle ilgili mini bilgiler şeklince yazmaya karar verdim. Bu yazı bir nevi benim Mardin anılarımı hatırlama yazım gibi oldu :)

Sıttı Radviyye Medresesi; diğer adıyla Hatuniye Medresesi.

Cami olarak kullanılan ve Artuklu döneminin zengin taş işçiliği örneklerinden olan mekan gezginlerin yoğun ilgi gösterdiği mekanlardan birisi. Adını Artuklu Sultanı Kutbettin İlgazi'nin annesi ve Necmettin Alpi'nin hanımından alıyor. İlgazi ve Radviyye sandukaları burada bulunuyor. Sandukaların ayak ucunda bulunan mihrabın sağında, camekanlı bir bölmede ise Hz. Muhammed'in ayak izi sergileniyor.

Melik Mahmut Camii; diğer adıyla Bab Es Sur Camii

Hatuniye Medresesi'nin altında bulunan cami. Artuklu dönemi eserlerinden olan camii adını içinde türbesi bulunan Sultan Melik Mahmut'tan almıştır.

Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi

Sabancı Vakfı tarafından 2007-2009 yılları arasında kente kazandırılmış müzeyi pazartesi gününe denk geldiğimiz için gezemedik. Ancak 19. yy da inşa edilen, başarılı dış restorasyonu ve camekanlı girişi ile merak uyandıran müzeyi ziyaret etmek isteyenler için; ziyaret saatleri: Pazartesi Günleri Hariç 08.00-17.00 Biletler Tam Bilet: 2 TL Öğrenci: 50 Kr.

Eski Mardin'in kemerli, merdivenli, taş sokakları arasında dolaşıp fotoğraflar çekiyoruz. Bazı evlerin kapılarında sebibini öğrenemediğimiz ay yıldız figürü dikkat çekiyor.Mardin sokaklarında dolaşırken hep birbirinden renkli, pırıl pırıl çocuklarla karşılaşıyoruz, ay yıldızları kapıları merakla incelerken Arap kızı Zeynep'le de tanıştık, yine bu yazı için araştırma yaparken Zeynep'i başka gezginlerin bloglarında görünce bir tanıdığa rastlamış gibi oldum. O bilmese de beni gülümseten bir tesadüf oldu.

Mardin'de bir Arap kızı; adaşım Zeynep

Zinciriye Medresesi

Son Artuklu Sultanı Melik Salih tarafından inşa edilmiş yapı, ihtişamlı yüksek giriş kapısı dilimli kubbeleriyle dikkat çekmektedir. Çok geniş bir alana yayılan Medrese iki katlı olup, avlu, cami, türbe ve çeşitli ek mekanların olduğu, Sultan İsa türbesi ve eski kitabelerinde olduğu, geniş dikdörtgen bir alana yayılmaktadır.

Genelde Süryanilere ait ibadethanelerin isimleri başında bulunan "mor" kelimesi dikkati çekiyor. Mor Gabriel, Mor Hobil, Mor Yakup vb. gibi... Mor kelimesi Süryani dilinde "aziz, en üst mertebedeki kişi" anlamında kullanılmaktadır. Mardin'e neden medeniyetler şehri dendiğini bir kaç sokak arayla rastladığımız manastır ve camileri gezip gördükçe daha iyi anlıyorum. Oturarak gömülen Süryani Azizlerine ait mezarlar, camilerde hiç ummadığımız tarihi ve dini önderlere ait kutsal emanetlerle karşılaşınca bu zenginliğin her yerde kolay kolay bulunamayacak olduğunu görüyorsun. Burası gerçekten çok değerli bir coğrafya.

Mardin çarşısı ve Telkari dükkanları

Mardin havasının kuru ve ılık oluşu geziyi daha keyifli hale geliyor. Gezerken terlemedik, susamadık, yorulmadık. Sokakları ve mekanları gezip fotoğraf çektikten sonra bile telkari sanatının en güzel örneklerinin sergilendiği gümüşçüleri ziyaret etmek için enerjimiz vardı.

Mardin Kalesi ve Zinciriye Medresesinin gece manzarasıyla sona eren üç günlük, kısacık ve keyifli gezimizden dönerken Mardin sanki bize "gitme kal, daha görecek çok yerler var" diyordu. Bu kadar kısa bir zamanda şehrin tamamını göremesek de Mardin'in büyüsünü cebime, ev yapımı Süryani Şarabını çantama atarak, başka bir zamanda bitmeyen gezime kaldığım yerden devam etmek düşüncesiyle, aklımda pırıl pırıl Mardin'li çocuk rehberlerin görüntüleri ve Mardin'de çocuk olmak nasıl olurdu düşünceleri ile ayrılıyorum.

       
Mardinin çocukları Hasan Keyfli Dilan ve Oktay



GEZİNİN YAPILDIĞI TARİH: Kasım 2010

YAZAN: Zeynep Karataş

FOTOĞRAFLAR: Zeynep Karataş

(Not:Yazı ve fotoğrafların izinsiz kullanılması yasaktır.)

13 Aralık 2012 Perşembe

YELKENLER FORA


Sürekli su alan bir yelkenli gibiyim, elimde bir kova, boşalttıkça doluyorum. Geçtiğimiz yaz bir sürü şeye güldüm, bir güneş çarpması atlattım ve iki deniz öküzünün attığı tekmelerle kırılan belime rağmen bir de küçük İstanbul Tasarım Bienali tecrübesi yaşadım. Son durumum; kalbimi tırmalayan acıdan daha kötü değil.
İçimden tırlar dolusu cümleler akıp gitti. Birini bile bu sanal yapraklara kondurmak içimden gelmedi. Kızma ama uzunca bir süre yazmak da anlamsız geldi, sanki her şey söylenmiş her şey yaşanmış gibi aynı şeyleri tekrar etmek istemedim, uzunca bir süre okuyucu olmanın tadını çıkarmak istedim. Gözümü uzak diyarlara diktim...Bu nedenle bu yazının başlığı yelkenler fora olsun, bir gidiş, bir hareket, bir oluş bildirsin, hayallerim gerçek olsun diye.




19 Temmuz 2012 Perşembe

ah bir gezgin olsam

Salt Galata 1. Kat Duvar Kağıdı ve Nehrin Hakkı sergisinden bir kesit.

















ev sahibiyle fiskos
Zaman zaman "ah bir gezgin olsammm, la la laaa llaaa" diye bir ninni tuttururum, gezgin olamadım ama her fırsatta, bugün yaklaşık 15 milyonluk bir şehir olan İstanbul'umda bir o yana bir bu yana dolanı dolanıyorum, bu dev kalabalığın içinde bir damla su misali akıp giderken buhar olup başka başka memleketlere sızmanın hayallerini de cebimce taşıyorum. Ahh bir gezgin olsammm... Her fırsatta uzun uzun yürüyebileceğim ve bu şehre özel sevdiğim şeyleri yiye içe, sergilere müzelere gire çıka, dostlarla bol bol konuşa konuşa anılarıma anı katacağım yerlerde geziyorum. Hadi gell, bu sefer nerelerde gezinmişim sana da göstereyim.


Eski olması bir binayı neden kıymetli hale getirir? 1892 yılında inşa edildiğinde dönemin en büyük ve en ihtişamlı binası olan eski Osmanlı Bankası binası Fransız asıllı Levanten Mimar Alexander Valuri tarafından tasarlandı. Tasarımında neo klasik öğelerin ağırlıklı kullanıldığı binanın bir diğer özelliği İstanbul ve Haliç'e bakan arka cephelerinde kullanılan neo oryantalist üsluptur. Bu mimari bankanın zamanla çoğalan şubeleriyle birlikte Karaköy, Beyoğlu bölgesinde yapılan döneminin aynı tarz modern yapılarına da öncülük eder. Eski sokaklara çakılmış asırlık ruhlar gibi hâla ayakta duran kimisi harap bu binalar, aralarında dolanırken bana eski zaman insanlarını hatırlatır. Bina Garanti Bankasının mülkiyetine geçtikten sonra Mimar Han Tümertekin ve ekibi tarafından restore edilerek bugünkü haline getirildi ve müze olarak ziyarete açıldı. Şimdilerde SALT Galata olarak sergi, kütüphane, kafe, Osmanlı Bankası Arşiv bölümleri ile halka açık bir sanat merkezi konumundadır. Akademi yıllarımdan beri adeta koklaya koklaya ardına düştüğüm bu binanın bulunduğu sokağa mutlaka yolumu düşürür, kapıları açıksa içeri girerim. Öğrenci olduğum vakitler uykusuz geçirilen projeye hazırlık günlerinin ertesinde Beyoğlu'nda gözüme kestirdiğim galerilerde uyumak gibi bir eğlencem vardı, vakti zamanında Garanti Galeri'nin İstiklal üzerinde ki geniş camekanlı yerinde de uyumuşluğum vardır. Ahh bu SALT Galata'da uyumak ne kadar güzel olurdu! Lâkin tarihi bir mekanda uyumanın keyfini vermesede kafesindeki sandalyelerde keyifle kahvemizi yudumlamak da  güzeldi. Böyle bir mekanda Türk Kahvesi içilir ve servisi de ona yakışır olmalıdır, servis üzerine daha özenli çalışmaları gerekiyor... Salt adını almadan önce Mimar Sedad Hakkı Eldem tarafından tasarlanan mimari çalışmaların asıllarından oluşan bir sergi vardı; elde, özenle ve tüm detaylarıyla tasvir edilerek çizilmiş bu harika proje paftalarına yakından bakabilme deneyimi gerçekten bulunmaz bir fırsattı. Ustanın çizimlerinden oluşturulan hediye kartpostallar kütüphanemin en değerli üyeleri oldular. Bugünlerde yine keyifli sergilere ev sahipliği yapan müzedeki Nehrin Hakkı sergisi için elde ettiğim kanıtların bir kısmına buradan bakabilirsiniz. Müzenin kafe bölümünde bulunan tuvaletler Autoban tarafından tasarlanmış, bugüne kadar içinde bulunmaktan keyif aldığım nadir ıslak mekanlardan biri. Sırf burada ellerimi yıkamak için gezip tozup günün sonunda yine kürkçü dükkanı gibi bu müzenin lavabosuna uğrayabilirim. Duvarlarına boydan takılmış aynalar, dairesel biçimli lavabo ve tavandan su kanalı gibi uzanan zarif boru çeşmelerle birleşen ıslak mekan tasarımıyla eğlenceli bir yanılsama elde edilmiş. Alt tarafı tuvalet amma da abarttın deme, bir mekanın oluşturuluşunun altında yatan düşünceyi anlamak istersen ilk bakılacak yer tuvaletlerdir. Tuvaletleri özensiz olan bir mekana karşı saygım kalmıyor tabi ki Salt projesinde Han Tümertekin ekibinin yanı sıra iç mekanlar içinde farklı tasarımcılar ile çalışmışlar. Merak edenler detayları buradan okuyabilir. Eski mermer basamaklardan yukarı doğru çıkarken ara kata yerleştirdikleri sedirde bir uyusam belki burasıda benim için tasarlanmıştır hımm... 

Buradan müze yetkililerinin kulağına biraz su kaçırmış olalım.
Pazar günü gittiğim için kütüphane kapalıydı. Kütüphanenin kapısını bisiklet kilidi olarak kullanılan bir zincirle kapatmış olmaları bana çok garip geldi. Acaba bu özelikle mi yapılmış diye sordum görevliye, kilit mi bulamamışlar neymiş tam bilemedi ama hem böyle bir müzenin pazar pazar kütüphanesinin kapalı olmasına içerledim hemde kapılarının böyle garip bir biçimde kapatılmış olması komik geldi, peh! Kütüphaneyi tasarlayan ekiple mi ilgili bilmiyorum ama bu durum karşısında hemen orada fikrim geldi! 
Kapıyı kapatacakları kilidi hapishane kelepçesi olarak hayal ettim. Müze farklı düşüncelerin ifade edilebileceği performanslar için ilginç ve nitelikli bir yer, şu olay bile bana ilham verdi! Yaklaşan 13.İstanbul Bienali içinde böylesi güzel mekanları görmek isterim.


Son olarak her gidişimde fark ediyorum, sorularıma ve ilgime daima karşılık bulduğum müze personeli hep güler yüzlü ve mutlu görünüyorlar. Böyle bir mekanda insan mutlu olmazda ne olur.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

İstanbul, ben, beni, bana dair


İstanbul, yazı çizi ile uğraşan her insanın kaleminin ucuna konmuştur. Her ne şekilde olursa olsun illede kendinden bahsettirir. Bende bir vakitler kendimce O'nun hakkında şiirler karalamıştım. Denemelerimden iki eski yaprak...



İstanbul                                        
Benim şehrim sensin
Kürkçü dükkanım sen
Sevgilim sen.

Işıklarına hayran olduğum
Seyretmeyi sevdiğim şehir sensin.
Benim varlığımı duyuyor musun?
Kaç Zeynep arşınlıyor
Sokaklarını, caddelerini…

Denizini kaç seven göz seyrediyor
Kaç genç kız yüreği çarpıyor
Kaç sevda büyüyor üzerinde
Kaç gözyaşı besliyor sularını
Kışlarında kaç çocuk titriyor!

Haberin yok!..

2005







İSTANBUL

En kötü kokular arasında
Hala masum pırıltılara sahip
Bir çocuk
İstanbul

Mevsimsiz rüzgarların
Çamurlu kırlarını okşadığı
Sonbahar yaprakları serçelerinin
Dal dal cıvıldadığı

Bütün gün yağmurlarında
Gezdiğim, koştuğum,
Yol kenarı sularıyla
Cıp cıp oynadığım şehir
İstanbul

Burnu büyük semtlerinde
Yırtık çizmelerimin toz attığı
Selpakçı çocukları
El ele sahil aşıkları
Cici kafeleriyle
Masalım İstanbul

Viraneleri
Sarhoşları
Evsizleri ile
Acıdığım İstanbul!

Bozacıların
Binalar arasında
Bir başka yankılanan sesiyle
Buruk gecelerim İstanbul

Karanlıklarında ümitleri
Aydınlıklarında üniversitelileri
Kaldırımlarında
İşsizliğim İstanbul!

Aşk
Ayrılık
İmkansızlık
Vazgeçilmezimsin İstanbul.

1999 

( bu yazdığımı şimdi beğenmiyorum ama yazmışım işte be yaaa, duygusu güzel )








25 Haziran 2012 Pazartesi

Halkın sesi

.
.
.
Bilenler bilir. Yaşanmış bir toplu taşıma hikayesi, yıl 2012. Bir blogger gelecekle ilgili ön görüler geliştirebilen kişidir. Artık minibüslerde paso soruluyor... Sebebi ben değilimdir canım. )

Günaydın İstanbul kardeş diyen bir sesle yeni haftaya başladım. Havanın hafif esintisi yüzünden günün geri kalanıyla ilgili umutlu duygularla doluyum.

 Sabahın erken saatinde minibüs uzaktan yan yatmış geliyor, sola doğru düştü düşecek...Bu minibüsü yakalayamazsan arkadan gelenlere binilemez çünkü onların kapıları, bizim semtin rüzgar sörfçüleri tarafından, minibüsün kapı demirlerine sıkı sıkı iki kolları ile asılmak suretiyle tutulmuş oluyor. Off sabah minibüse binmek çin işkencesi gibi! Mecbur biniyorum. Dazlak şöför ben bindikten sonra ancak iki kişilik daha boşluk kalan minibüse on kişi daha aldı. Neredeyse tek ayak üstünde durduğum için arkama göbekli bir kadının denk gelmesine seviniyorum, şimdilik halimden memnunum ama sıcaktan ve minibüsteki diğer kıllıların yaymış olduğu buharlardan dolayı nefes almakta zorlandığım için sinir gazlarım yukarı doğru yükselmeye başlamış tam  gırtlağımın olduğu izaya gelmişti ki arkadan parayı uzatan bir ses; "bir öğrenci" dedi. Dumkof şöför, "elli kuruş daha göndersin, üniformalı olmayan adamdan öğrenci parası almıyoruz" dedi, pis, sahtekar, hırsız dermiş gibi bir ses tonuyla. Gırtlağıma kadar ulaşan sinir gazım sabah kalınlığında cızırtılı bir sesle pırtlayı verdi ağzımdan, " Ne olur alsanız" dedim, " illa üniformaya bağlıyorsunuz belli ki adam öğrenci yaşı küçük bir şey yapacaksınız bari tam yapın, ne o öyle, üniformalı üniformasız!" Minibüstekilerin kısık gözleri açıldı birden, koltuklarında uyuklayanlar kulaklarını dikleştirerek konuya dikkat kesildiler. Dazlak kafadan çıkan ses; " biz napalım (laynlı ses tonuyla) birliğe gidin söyleyin karar onlardan çıkıyor" dedi. Dedim ki; "sana söylüyorum işte siz zaten aranızda toplanıp konuşuyorsunuz ya!" Güneş gözlüklerinden başka sadece koca keli görünen dumkof kafalı şöför; "koca adamlar biniyor ne bilelim öğrenci mi değil mi" diye kendini savundu. "O zaman paso sorun" dedim. Koca kel kafalı dumkof tipli denyo şöför sürekli yolcu alarak minibüsü konserve kutusuna yolcularıda sardalyaya çevirmenin vahşi kazanmışlığıyla iyice kabalaşarak; "Yav abla sabah sabah başka işin mi yok" dedi. Önümde iki büklüm, sıkıştığı köşeden açık camın kenarına tutunarak güç bela ayakta durmaya çalışan ben yaşlarda bir adam "heee" der gibi kafasını sallayarak, göbekli dumkof şöförü onayladı. "Ben" dedim "ben, halkın sesiyim, sessiz kalabalıkların çoğul sesi, bulanık zihinlerin netlik ayarı, hayata bir nebzede bu minibüsün kenarından tutunmaya çalışan, her daim varılması gereken noktaya istenilen saatte ulaşmaya çalışan birisinin savrulmuş zamanları yakalama aceleciliğinde yaşayan, koşturan, çabalayan, didinen ve en sonunda bu sola çeken minibüsün en kör noktasına konserve edilmiş olmanın isyanındayım uleynnn" dedim, içimden...

Alın size yeni bir İstanbul yazısı.

.
.
.