9 Nisan 2012 Pazartesi

Anne mobbingi


Meral Okay'ın ölüm haberi haftanın ilk günü bomba gibi düştü gündeme. Böyle yetenekli, sevgiyi, aşkı kendine özgü güzellikte anlatabilen nadir insanların gidişi gerçekten acı veriyor. Bugün ilk defa eşinin ardından ona olan aşkına dair yazdıklarını okudum. Anlattıkları hayatta bir kez söylenebilecek şeyler. "Aşk bir sızma halidir" demiş Meral Okay, tıpkı televizyon denen o küçük kara kutudan bizim hayatlarımıza sızması gibi. Hikayelerinde insana dair anlattıkları ile içinde yaşadığı toplumla nasıl güzel bağlar kurmuş, bizi bize anlatmış. Meral Okay gibiler bir kere girdi mi o kara kutuya bir daha çıkamaz, çok uzunca yaşasaydı bile bizim için gidişi hep erken olurdu. Her güzel şeyin bir başlangıcı vardır. O'da bize güzel başlangıçlar bıraktı. İyi yolculuklar usta...


Çok sigara içermiş en son ince uzun purolardan içtiğini okudum. Bazen sevdiklerimizin kalbini kırmak uğruna kötü alışkanlıklarını terketmeleri için ciddi baskı uygulamalıyız diye düşünüyorum. Belki sigara her zaman birinci neden değildir ama büyük bir tetikleyici olduğu kesin. Whitney Houston gibi dev bir yetenekde bağımlılığı yüzünden öldüğünde yine aynı şeyi düşünmüştüm. Bana kalırsa birileri bu işi görev edinip zorla bu insanların kendilerini tüketmelerine mani olmalı hatta böyle kamuya mâl olmuş dev sanatçılar için özel mobbing uygulayanlar, kamusal kurumlar filan olmalı. Bende bir ara bu sigara denen çubuğu tüttürmüştüm. Annem bu duruma her zaman ve her koşulda, yılmadan çok aşırı tepkiler vermiştir. Ben inatla kaçak göçek sigara içmeye direnip; yeter artık bil anne ben sigara içiyorum al gör dediğimde ve bunu her söylediğimde bile O'da inatla elimde her sigarayı görüşünde sanki beni ilk defa öyle görüyormuş gibi hayretler içinde kalıp, beni daima sigaraya özenen 10 yaşındaki bir çocuk gibi azarlıyordu. Bu şekilde davrandığı için sigarayı hep gizli saklı içmek zorunda kaldım ve her içişimde annem aklıma geldiği için vicdan azabı çektim. Gecenin kör karanlığında bile bir kaç saat önce evin taaa öbür ucunda balkon camından dışarı sarkarak tüttürdüğüm çubuğun kokusunu alıp, gelip hesap sormayı hiç ihmal etmezdi. Öyle güçlü koku alıyor ki o da ayrı bir yazı konusu olur. Ama bu güçlü anne mobingi için minnettarım. İyi ki böyle davranmış, iyi ki abartmış, zorlamış, vicdan yapmış. Sigara içmekte bir özgürlük evet ama sevdiklerimizin bunun karşısında verdiği tepkiye sahip olabilmekte büyük ayrıcalık. O yüzden siz siz olun daima sevdiklerinizin zararlı alışkanlıklarının karşısında olun.




Yazıyı ustanın sözüyle sonlandırmak istiyorum. "Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden 'biz' olma halidir" Meral Okay



Büyükanneler hakkında


"Bugün dünyada en iyi iletişim yolu nedir? Televizyon? Hayır. Telgraf? Hayır. Telefon? Hayır? Bir kadına anlatın..."

Sosyal paylaşım ortamlarında karşılaşabileceğiniz türden bir kısa sunumu buraya aktarmak istiyorum. Çünkü hikayesi her yerde karşılaşabileceğiniz türden değil. Hepimizin hayata, başarılı olmaya, sevmeye, değer vermeye ait edindiğimiz tonlarca güzel tecrübe var ve hepimiz herşeyi ne kadar da iyi biliyoruz. Evet bu doğru.
Ama unuttuğumuz bir şey var, insan unutur. Doğamız böyle, yoksa yaşamımızda yeni heyecanlara sahip olamazdık, bu iyi bir şey. Fakat bazı şeyleri düzenli olarak kendimize hatırlatmamız gerekiyor. Bir gün bu videoda anlatıldığı gibi muhteşem bir tecrübeye sahip olmayı diliyorum.

Bu video büyükanneler hakkında.

" Önce sizi umursamazlar
Sonra size gülerler
Sonra savaş açarlar
Sonra siz kazanırsınız..."   Mahatma Gandhi

Bir yalınayaklar hareketinden öğrenilenler. (TED'e ve bu vidyoyu hazırlayanlara teşekkürler)






8 Nisan 2012 Pazar

...

FAYDASI %100 BİLE OLSA EĞER İNSANLARA ÜCRETSİZ BİR HİZMET SUNUYORSAN İTİBARI ÖDENMEYEN BEDELİ KADAR OLUYOR YANİ SIFIR.

5 Nisan 2012 Perşembe

Madde 595:

"Tarih bir tahrifden ibarettir. Tarih, geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir; ama görülürken değil.

"Madde 595: Çare yok dünyadan gideyim gayrı

Çare...................bulunacaktır "

                                 Oğuz Atay - Tutunamayanlar

Sayfa 246'dan sonraki boşlukta yine sen geldin aklıma. Seni hatırlamak için hiç bir boşluğu ıskalamıyorum desem yeridir. Bu kitap boşluğunda da seni hatırlamışken, kursa gitmek üzere bindiğim minibüs o esnada Çalışlar Caddesi'nden geçiyorken, kulaklığımdan içime bu şarkı doluyordu; "git gideceksen bekleme farklı değilsin sende..."

Hemen ardından atomların harika dünyası'na ait bir parça başladı. "Dur gitme, beni böyle öldürme, sus dinle, şehir çok sessiz bu gece, sonunda anladım..." hiç kimse benim yalnızlığımı alıp götüremedi boşluklarımdan. Ben, işte ben ve öyle neşeli, canlı, hayat dolu boşluklarım.

Öyle
Beklentilerimiz var
Başkalarının beklentilerini bekleyemeyiz
Ömür çok dar

Günün şarkısı bu değil ama, doğum günü hediyesi olarak
sen istemesende seni öpmek isterdim. Ama nasılsa sen yoksun, o zaman bu şarkı senin için Genç Osman... Yazının son şarkısı olarak ise biliyorum genç biri için "yaşlı bir şarkı" hem yaz geliyor, hava günlük güneşlik ve neşeli. İstemezsen dinlemeyiver. Goodby blue sky


2 Nisan 2012 Pazartesi

dutlu kurbağalı tuzlu sulu yazı










dutu dalından yemeyi severim
çalıntı bir yaz günüydü
en son yediğim dutları
tuzlu eller tutuşturuvermişlerdi
dudaklarımın ucuna
henüz tam olmamışlardı ama
yediğim en güzel dutlardı
hâlâ
üzerine başka bir dut yemek istemem

                         &











Öptüğüm bütün adamlar kurbağaya dönüştüler.

                         &

Uzaktan Sinderalla gibiyim
Yaklaşınca bulaşıkçı kadına dönüşüyorum
Uzaktan sevmeyi seviyorum

                         &

İçinden deniz geçen adamı görürsen O'na de ki
Bir daha görüşemeyeceğiz mâdem
Bâri bir tutam tuz göndersin
Salatalarım için


Soru neydi?


Burs parası almak için İstanbul Büyük Şehir belediyesinin Fatih Unkapanı'ndaki eski binasının önünde dizilmişiz. Her tarafımızdan öğrencilik akıyor, haliyle fakiriz. Aş evi kuyruğu gibi upuzun bir sıra caddelere kadar aşmış. Önümde ve arkamda benimle beraber bekleyen öğrencicikler var, hiç birini tanımıyorum. Arada da birileri gelip gidip arabasını durdurup "bu ne sırası bu" diye soruyorlar, burada ne bekliyorsunuz, ne kadar dingilsiniz filan der gibi. Gayet keyifliyim oysa, her soruya içimden sessizce komik cevaplar veriyorum, kendi kendime geyik yapıyorum ve karnımla ben gülüyoruz çaktırmadan. Derken bir normal yurdum ev kadını takmış eline çocuğunu yanımızdan geçerken birden yine benim yanımda duruverdi ( upuzun kuyrukta hep de benim dibime gelip soruyorlar, sanki üzerimizde danışma yazıyor anacım ), "bu ne kuyruğu" diye sordu yanıma sokulup. Bir kaç saniye bekledim başkası cevap versin diye, öyle bir baktı ki suratıma nolur cevap ver der gibi, ı a enhhh peki peki dedim içimden ne olacak "ekmek kuyruğu" Sonrada hafiften güldüm mü karnım mıydı yoksa o. Hatırlamıyorum. Kadın birden küstü bana, dudakları aşağı düştü, onla alay ettiğimi sandı. ( ben kendimle alay etmiştim aslında ) Kırgın ve kırılgan bir sesle "ben bilmem neyi arıyordum onun için şey etmiştim" dedi. Ahhh boş boğaz dedim kendime naaptın tutamadın çeneni, sanki kadına dayak atmışım gibi hissettim, vicdan azabı çekmeye başladım. Sıradaki tanımadığım ötekiler hemen gerekli açıklamayı yaptıktan sonra bana bön gözlerle "pis, terbiyesiz, kafadan kontak" bakışı attılar.




30 Mart 2012 Cuma

aklıma üşüşenler

Hafızamı tazeleyen geçmişe ait güzel şeyler aklıma üşüşüyorlar. 80'lerde pazarda su satmak diye bir şey vardı. Ellerinde bir sürahi su ve bir bardak ile pazarda dolaşan ve bağıran çocuklardı. Pazarcı amcalara yazın o en sıcak günlerinde bardağı 1000 liradan soğuk su satarlardı. Bu çocuklar arasında gerçekten çok özendirici bir işti. Sanırım yedi yaşında olduğum günlerden bir gün bende aynını yapmak istemiştim, tabi annem bu kararımdan habersizdi. Boş bir şişe buldum ve çeşmeden doldurdum. O zamanlar suyu çeşmeden içerdik. Yanıma karşı daireki arkadaşım Emel'i de aldım. Şişeyi ben taşıdım, bardağı o taşıdı ve başladık pazarda bağırmaya, " Buuzz giibii soğuuk suudan içeen" Bu şirin minikleri gören pazarcılar, küçük girişimciliğimizi desteklemek için "ver bakalım bir bardak" deyip hiçte soğuk olmayan suyu içtikten sonra "ama su soğuk değil" diye sordular. Ne diyebilirdim, ben işin o kısmını atlamıştım, suyu satmak için bu şekilde bağırıldığını biliyordum ya işte, daha ne yapacaktım...Yinede parasını ödemişlerdi.

İkinci iş deneyimin mahallemizin bakkalı Metin Abi'nin hesap defterini ve kasasını işletmekti. Daha doğrusu meraklı kişiliğimden ötürü iş üzerime kaldı. Bundan hiç para kazanmadım ama müşteriden alınan paranın üstü nasıl doğru hesaplanır öğrenmiştim. Ara sırada Metin Abi'nin Velespitine binebiliyordum.

Üçüncü iş deneyimim 8.sınıfın ara tatilindeyken mahallemizin fason üretim atölyesinde olmuştu. Yine annemden habersizdi. Uykucu mu uykucu olduğum halde, sabah erkenden işe giden annemin ardından hızla kalkıp bir saatte evi derleyip toparlayıp, sobayı akşam tutuşturulmak üzere güzelce temizleyip doldurup, akşam yine annemden önce eve dönüp usulca onu beklemiştim.
Bu tecrübem annemin durumu öğrenmesiyle sadece üç gün sürebildi. O kısa deneyimimden küçük bir para kazanmıştım tabi. Onunla da ilk sevgililer günü hediyemi almıştım. Bunları cv'me eklesem bir faydası olur mu acaba?

Yaşadığımız gecekondu büyük bir bahçenin içindeydi. Anneannem her yıl bahçenin önünde belirli bir yere nane ekerdi. Bütün mahalle gelir toplardı o nanelerden. Bazı akşamlar o ferah ferah kokan nanelerin yanına uzanır çook uzaklarda ki uzayı seyrederdim, bazı sabahlarda ablamla patlamış mısırlara benzettiğimiz bulutların  neye benzediğini bulmaya çalışırdık. Patlamış mısırlardan bulutlara uzanan çocukluk ruhum, bugünlerde aynı merakla bahar yağmurlarını seyrediyor,  gökten vitamin yağıyor. ( Bakınız: http://baharyagmuru.blogspot.com/2012/03/bahar-yagmuru-neden-etkilidir.html )




...Misâkâ derler...


Çocukluğumda yaz tatillermin ilk günlerinde, semtimin camisinde yazın açılan Kuran kurslarına giderdik. Camilerdeki Kuran kurslarına küçük semtlerin sosyalleşme alanları diyebiliriz. Şimdiki bir kısım çocukların yaptığı gibi yaz / bilim / spor kampları gibi şeyler moda değildi, ailelerimiz o kadar bilinçli, eğitim bu kadar ulaşılabilir değildi. Elimize elif be te se cüzümüzü alır camiye yollanırdık. Bazen çok saçma sapan şeyler öğrendiğimizde oldu, çok eğlendiğimizde oldu. Hayal dünyası geniş bir çocuk için şimdilere ilginç pencereler açabiliyor. En zor kısmı ayaklarımızı kıvırarak oturmak zorunda oluşumuzdu. Ben bir pasaklılık örneğiydim, camiden sonra bütün gün tülbenti kafamdan çıkarmazdım ve sürekli eşarbımın ucunu emerdim. Eşarbın tuzlu ve benim hoşuma giden ilginç bir tadı vardı ve doğal olarak annem bu durumuma çıldırırdı. Kuran'ı okuyabilmek için bir cüzü bitirebilmek gerekiyordu, bunu başarabilmek genelde mümkün olmadığından cüzü okumaya her yaz en baştan başlıyorduk. Neyse ki sonunda daha kolay bir cüz verdiler elimizede bu kısmıda atlattık. ( Şimdi yazınca dikkatimi çekti "cüz" ne ilginç bir kelimeymiş yav. )

O zamanlarımızda öğrendiğimiz şeyler bazılarıda bir islam ilmihalinde geçen, "her müslüman çocuğunun bilmesi gereken sualler" diye başlayan sorular ve cevaplarıydı. Neyse tabi bunlar küçük ayrıntılardı o yaşlarımız için ama şimdilerde düşününce fantastik romanlardan alıntılanmış senaryolar gibi görünüyor. O "suâlerden" birini aklımda kaldığı şekliyle çok net hatırlıyorum;

" - "Belâ" neye derler?
  - Misâkâ derler. Yani Cenabı Hak ruhlarımızı yarattığı vakit bunlara hitaben "Ellestü bi rabbiküm" diye sordu, onlarda evet Belâ sen bizim rabbimizsin dediler.."

Burada bahsedilen Belâ, Allah'ın isimlerinden biri ama bunu bilmeyen, konuya uzak olan birine bu bela nasıl bişiy, bir romanın baş karakterimi yoksa sihirli güçleri olan belalı bir karakter mi diye düşünebilir. Nitekim, çok önceleri bir kısmını alıntılayarak ruhsal durum çubuğuma yazdığımda, satanistçe şeyler yazmakla suçlanmıştım. Bende anne babalarımızın bu tür konulara bizlerden önce âşina olduğunu düşünerek yaşlı bir annesi olduğunu bildiğim o kişiye; o zaman al bu cümleyi annene götür o ne anlama geldiğini sana anlatsın demiştim. Sanırım beni yanlış anlamıştı.




ÇIZIK & MÜZMİN SEVGİ KELEBEĞİ


Genelde yolda bakar kör gibi yürürüm, hiçbir tanıdığı, eşi, dostu, herhangi ilginç olabilecek şeyi görmem. Zihnim ulaşacağım şeye odaklı olduğu için o esnada tesadüfen karşıma çıkarsan, suratının ortasına baktığım halde yanından geçip gidiyorsam anla ki seni görmemişimdir.  Beni tanıyan kişiyi farketmem için burnumun dibine kadar sokulup, bana el sallaması gerekiyor.

Yani hayatımın yüzde 90’lık bir kısmında dünyaya böyle baktım. Bu bir bakıma ilişkilerime de yansıdı denebilir. Bugüne kadar ilgilendiğim ya da hoşlandığım insanların ilgi alanına girmek için hiçbir çabam olmadı ( hoş buna ihtiyacımda yok ). Niye böyle bir çabaya giresin, doğal seçilim diye bir şey var, aynı enerjiye sahip o güzelim insanlarla ben birbirimizi buluyoruz, sonuçlar gayet güzel oluyor. Buna karşın hayatıma zorla girmek isteyen çok insan oldu. Bu güzel bir şey tabi ama sonrası benim için hiç keyifli olmuyor. Zamanla ben bu insanlar için, sevgisini, sıkıntısını problemini paylaşırken kendisini usulca dinleyiveren bir insan kaynağı durumuna düşüyorum.  Hayatıma girip, sevgimi sömürüp, borç para isteyebileceği, özel eşyalarıma dadanacabileceği, gelip evimi, soframı, enerjimi, gülüşümü, iyi niyetimi kullanabileceği bir sıçrama tahtası yapıyor beni. Evet Hayatıma zorrrla dahil olanları kastediyorum, onları fark etmediğim halleriyle kalbimi kazanmak için karşımda parendeler atanları, bencillik, huysuzluk ve kabalıkları en doğal hakkı sananları…

Tamam kabul ben bir müzmin sevgi kelebeğiyim. ( Müzmin kelime anlamı; “uzun zamandan beri süren” anlamına geliyormuş. Genelde olumsuz bir kullanımı var ama sevgi gibi güzel bir kelimeyle yan yana fena durmuyor. ) Ama bu ruh emicilere bir çift lafım var buradan; Ehhh! Yeter beh! Ben sizin stres topunuz, ego törpünüz müyüm canım! Bi düşün gidin yakamdan, yapışkan şeyler! Üzerinize kocaman bir çizik attım, artık yoksunuz benim hayatımda. Hıh…