23 Temmuz 2016 Cumartesi

NARUTO İYİYLE KÖTÜNÜN SAVAŞI


"Güçlükle kazanılan mutluluğun bozulması da güçtür. 
İnsanların geliştirdikleri güven bağlar oluşturup dostluklar kurmalarını sağlar.
Yalnızca birlikte bir güçlüğü aştıktan sonra kurulabilen bir bağ.
Sevgi ve şefkatle dolu bir bağ.
Bağlar var olduğu sürece Ninshu (büyük bir güç) kötülük için kullanılamayacak.
Ancak bağlardan yoksun bir güç bu dünyaya kötülük getirir.
Kardeşinle güçlerinizi birleştirin ve Ninshu bağlarını dünyaya yayın."

Sözler Japon anime serisi Naruto Shippuden 468. bölümden alıntı. 2004 yılından bugüne takip ediyorum. Manga ve animesi tüm dünyada çok büyük bir izleyici kitlesine sahip. Nedeni yukarıda alıntı yaptığım sözlerin anlamında gizli. 'Naruto' iyilikle kötülüğün savaştığı bir çizgi dünyada bizim gerçek dünyamızda olması gereken değerleri anlatıyor. Biz olmayı, birlikte olmayı, gücü sevgiyle birleştirip yaşamda iyi amaçlar uğruna kullanmanın gerekliliğini, sevginin olmadığı yerde güç kavgasının getirdiği karanlığı, mutluluk ve mutsuzluk kavramlarını... Naruto hikayesinde her şeyin merkezinde sevgi var. (Merak edenler için internette seri hakkında epey bir bilgi var.)

15 Temmuz günü ülkemizde televizyonlardan canlı yayınlanan "iyilik ile kötülüğün savaşını" izledik. Henüz kendime gelebilmiş değilim. Bundan sonra Türkiye'de bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. O gün yaşananlar toplumda yıllardan beri var olan kutuplaşmanın sonucu olarak büyük bir kırılma yarattı. İnsanların hallerine bakıyorum da milletçe sevgi ve şefkatle dolu olması gereken bağlar kuramamışız. Öfke ve korkuya teslim olmuşuz, biz olamamışız. Cumhuriyet bizim güçlükle kazanılmış mutluluğumuzdur. Atatürk'ün önderliğinde 93 yıl önce temelini attığımız bağlarımızın zayıfladığına inanmıyorum ama "Kara Zetsu"nun sürekli kötülük fısıldadığını görebiliyorum.

Geçtiğimiz yıllarda yaşanan nükleer santral kazasında Japon toplumunda var olan saygıyı, adaletli olma, birlik ve beraberlik içinde hareket edebilme becerisini tüm dünya hayranlıkla izlemişti. Bizde ise havalimanına yapılan bombalama sonrası taksicilerin durumdan kendi menfaatleri için yararlanmaya çalışması konuşuldu. Japonlardan öğreneceğimiz çok şey var. Türk Milleti olarak hatırlamamız gereken çok şey var. Yeniden birlik olmalı, biz olmalı ve özümüzde var olan değerlerimizi hatırlamalı, onları sevgiyle harmanlayıp güçlü bağlar kurmalıyız. Naruto karakteri de Japonlar gibi bize çok şey anlatıyor. Naruto amaçlarından asla vaz geçmeyen, her başarısızlığın ardından inatla ayağa kalkan, denemekten asla vazgeçmeyen, azimli ve en güzel tarafı da dostlarına sevdiklerine değer veren, sevmekten vazgeçmeyen bir karakter. Hikayenin baş kahramanı Naruto gibi diğer karakterlerde çok başarılı bir şekilde kurgulanmış. Bu animenin yaşı yok, çoluk çocuk tüm aileyle seyredilebilecek nitelikte ve güzellikte.

Çocukken sevginin herşeyin özü olduğunu düşünürdüm. Ruhlarımızın tertemiz olduğu, her şeye anlamak için baktığımız zamanlar. Çocuk olmak böyle bir şey belki ama bir gün yıllar geçtikçe kafamın daha karışık hale geldiğini farkettim. Toplumda biriken öfke ve baskılar ruhlarımızı örseledikçe zihinlerimizde karışıyor. Yeniden çocuk olmamız, o zamanların temiz ruh hali ile birbirimize bakmamız gerektiğine karar verdim. Çocukluğunuzu hatırlayın, bol bol çizgi film izleyin, çocuk kitapları okuyun, şarkılar söyleyin, oyunlar oynayın, zihninizi "Kara Zetsu" nun karanlık fısıltılarından arındırın. Sevgiyi hatırlayın. İnatla ayağa kalkma zamanı, ülkemiz ve çocuklarımız için...

Bu yazıyı okuduysan, devamında şu linkteki yazıyı da okumanı öneririm. Sevgiyle kalın Dattebayo.

http://kalbimdentemizbiryaprak.blogspot.com.tr/2014/08/kendini-tanima.html




22 Mayıs 2016 Pazar

Ubuntu


Yaşamak çok güzel şey doğrusu...

İnsan yaşamanın nasıl bir şey olduğunu yaşadıkça öğreniyor. Benim dünya hayatım henüz çok minicik bir zaman dilimini kapsıyor ama bu kısacık zamanda bile dünya üzerinde ne kadar gereksiz şey varsa hepsini odama biriktirmişim sanki! Bir sürü gereksiz yazı, çizi, anı, hatıra, defterler, eşyalar, maket malzemeleri, belki lazım olurlar, belki bir şeyi hatırlatır diye unutulmuş istif istif çöpler... Odamda biriktirdikçe ruhumda birikmiş bir sürü gereksiz yığın. Farkında olmadan yaşamak için ihtiyacım olan tüm boşlukları bir sürü gereksiz ıvır zıvırla doldurmuşum. Büyük bir aydınlama yaşadığım bir günün sonunda gözlerimdeki perde kalktı, kendime niye bu kadar çok yük yaratmışım bu eşyalara niye kendimden daha çok yer açmışım ki hayatımda?! Farkettiğim en önemli şey bu birikmiş şeylerin hepsinin yurttan sesler korosu gibi sürekli beynimi yediği oldu. Bu kadar yıl bunları dinledimde ne oldu? Hepsi çöp oldu. Hepsini attım, yolladım, dağıttım gitti. Zannediyordum ama şimdi bu sabah farkettim biraz sızıntılar kalmış, divanımın altında kütüphanemin üstünde vs vs.. İlk fırsatta çöpe gidecekler kesin. Oh be dünya varmış! Biraz nefes alayım şöyle :) Sende tüm gereksiz şeyleri bırak gitsin, çok iyi geliyor...

(Gugıl amcaya "yaşamak" dedim, bana bir sürü kollarını yukarı açmış denize çayıra çimene doğru coşan insan fotoğrafı gösterdi. Ben bunu seçtim içinde bisiklet var, deniz var ve sevgi var :)

Melih Cevdet Anday'ın bu şiirini çok seviyorum.;)

Çok Güzel şey

Yaşamak güzel şey doğrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan dünyada
Dostuna güveniyorsan
İyi günler bekliyorsan hele
İyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu

                            MCA


Başarı dediğin nedir ki hayatta?

Yaşanmış bir hikaye. " Kimine göre dört kişiden en hızlı koşan başarılıdır, kimine göre ise başka... Bir antropolog Afrika'da bir kabileden dört çocuğa bir oyun oynamayı önerir ve bir ağacın altına meyve koyar. Çocuklara, 'hadi bakalım koşun, kim en çabuk ağacın altına ulaşırsa, meyveler ödül olarak onun olacak' der. Burada ki başarı meyvelere en çabuk ulaşmak. Başarı en hızlı olmak ve ödül de meyveleri yemek. Antropolog 'haydi başla' diyor ve yarışma başlıyor. O anda bütün çocuklar el ele tutuşarak birlikte koşuyor, ağacın altına birlikte varıyorlar. Sonra da hep beraber meyveleri yemeye başlıyorlar. Bizim antropolog şaşırarak, onlara ne yaptıklarını soruyor. Çocuklar 'biz ubuntu yaptık' diyorlar ve devam ediyorlar; "Yarışsaydık kazanan bir kişi olacaktı. Birimiz mutlu olurken diğerleri mutsuz olacaktı. Nasıl olur da diğerleri mutsuzken bir kişi mutlu olabilir? Biz 'ubuntu' yaparak meyveleri birlikte yedik." Bu arada kabilenin dilinde 'ubuntu'nun anlamı; 'ben, biz olduğumuz zaman benim' demek. "

Ne harika düşünce değil mi? :) Biz dili ( Doğan Cüceloğlu hep bunu anlatır.) 
Demek ki mutlu olmak için zihnimizde, etrafımızda bizi meşgul eden ne kadar gereksiz şey varsa hepsini çöpe sallayıp, ubuntu yapıyoruz. Bu kadar.


(Hikaye Humral Tan'ın 'Akademik forum 2014' konuşmasından alıntıdır.)



13 Mayıs 2016 Cuma

Sıradan şeyler

Hayatıma katılan yeni neşe, mutluluk, yaşam sevinci. Kendisi böyle mışıl mışıl uyuyor beyefendinin ama sabah dört beş oldumuydu tepemde bitiyor. Tek başına oynamayı öğrenemedi daha. Uykum bölünüyor sonra saat yedi sekiz gibi tekrar uykuya dalıyorum. Düzensiz uykuların kucağındayım. Dün günü çarşamba sanıyordum meğer perşembeymiş.  Akıl başta değil ki! Geçici işte hep bunlar. İyot hapına başladım ama halsizliğim devam ediyor. Bir yandan halsiz olmam iyi hem deliksiz uyuyorum rüya bile görmüyorum hem de sakinim.

Bizim insanımız bu sıra verme, bekleme konusunda çok kaba. Ezer geçer arkasına bakmaz vs. Ben çok yaşıyorum, artık bende sinirlenmemeyi öğrendim ama ne diyeceksem de diyorum onlar bana sinir oluyor, sakin sakin lafımı sokuyorum... Tabi hep aynı cevabı alıyorum; "tamam işte özür diledik ya amma uzattın!"

Geçenlerde metrobüse girişte adamın biri beni götüyle itekleyerek akbil kabinine basıp geçti. Gidip parmağımla adamın omzuna bastırıp "ben sizin gibi insanları her gün görüyorum, sürekli çarpıp, ezip geçip, kaba saba itip kakan. Yanda ki akbiller boştu niye beni itip ayağıma basıp geçtiniz?" diye sordum. Acelesi varmış, muhasebeciymiş vs vs özür dilermiş, Dedim; "bana ne senin işinden neysen nesin! Benimde acelem var belki, sen benden özür dile diye demedim zaten kabalığınız... adam kendi kabalığının hatırlatılmasından rahatsız olunca aynı cevabı verdi; "tamam işte özür diledik ya amma uzattın..." Özür dileyebilecek kadar medeni isen öncesinde önündeki ardında ki insanın ayaklarına basıp geçecek kadar kaba, öküz, saçma biri olmaya hak kazanıyorsun yani...
....
İyi ki Üzüm var, o sadece oyun oynarken koşturduğunda depar atarken yada oynamak için hoplayıp zıplarken filan minik kazalar yapıyor. Bile isteye kalbimi kırmaz mesela. Seviyormuş gibi yapıp arkasını dönüp gitmez, yanlış anlaşılacak hiç bir tarafı yok bir kere, belli ki onu sevmemden şikayetçi değil. Öyle koşulsuz bir sevgi O'nunkisi. Beklemediğin bir anda gelip ayaklarının ucuna kıvrılı verir mest eder seni.




17 Aralık 2015 Perşembe

MARDİN; BİTMEYEN YOLCULUKLARIN DİYARI


Bir seyahat sitesi olan gezievreni.com ve yoldaolmak.com tarafından düzenlenen "Gezi evreni gezi yazısı" yarışmasına katılmak bahanesiyle hafızamın dehlizlerinden çıkardığım Mardin yolculuğuma dair notlarımdan oluşmaktadır. Üç günde, bilmediğimiz bir şehirde, toplu taşıma ile ne kadar gezebildiysek artık... Yarışma benim için puff oldu ama bu zaman darlığında sanal sayfalarım için bir yazı daha ekleme şansım oldu, zihnim için spor oldu ve güzel insanlarla tanışmama neden oldu :) Buyrunuz Mardin yazım...

Mardin; semalarından aşağıya baktığımda toprak ve yeşilin en güzel tonlarına sahip bir yap boz resmi gibi görünüyor. Üç kafadar kısa bir süre sonra bu yap bozun içinde gözlerimizi kocaman kocaman açarak dolaşmaya başlayacağımızı bilmenin tatlı heyecanı ile hava limanı önünde bizi ilk durağımız Midyat'a götürecek olan toplu taşıma aracını bekliyoruz. Mardin bu mevsimde sıcak ve güneşli olduğundan şehri gezmek için iyi bir zamanlama yapmışız. Midyat'ta ilerlerken ilk gözümüze çarpan dar sokaklar arasında eşekleri ile tıngır mıngır ilerleyen insanlar oluyor. Eşekler toplu taşıma aracı olarak hala kullanılıyor. Misafir olduğumuz dost kucaklardan sonra kendimizi Midyat'ın sokaklarına atıyoruz. Midyat merkezin çarşıları ve sokakları bizim gibi Kurban Bayramı tatilini değerlendiren ziyaretçilerin küçük kalabalığıyla hareketli ve neşeli bir pazar havasında. Gümüş işlemeciliğinin en güzel örneklerine sahip telkari dükkanlarını ve alış veriş yapılacak hanları burada.

Eski Mardin, Yeni Mardin

Caddeleri ve sokakları gezerken iki farklı Mardin görüyoruz. Birisi meşhur taş işlemelerinin, nakışların olduğu taş binalarla bezeli eski bina ve sokaklara ait "Eski Mardin" denen yerleşimler, ikincisi kentin kültürü ile ilgili olmayan, çirkin, gri, beton, asfalt ve kaldırımların olduğu, çarpık binalarla yapılanmış "Yeni Mardin" dedikleri başarısız şehir yerleşimleri. Bazı sokak ve caddelerin İstanbul'un her hangi bir betonlaşmış semtinden farkı yok. Tabi ki biz Midyat'ın güzel sokaklarına ve tarihi mekanlarına doğru yol alıyoruz. Midyat Müzesi ve Midyat Ulu Camii bunlardan bazıları.

Mor Gabriel Manastırı diğer adıyla; Türkçe "ibadet evi "olarak çevrilebilen Deyr El Umur.

Dünyanın en eski Süryani Ortodoks kilisesi olan Mor Gabriel Manastırı Midyat Güngören Köyü'nün tepesinde bir konumda olduğu için toplu taşıma ile gitmek zor bu nedenle özel araçla veya taksiyle gitmek gerek. Turabdin platosunda kurulan Manastır turist ve ziyaretçilere açık. Bizim gibi gelen bir kaç ziyaretçi eşliğinde ve binaya bekçilik yapan görevlinin rehberliğinde geziyoruz. Mekan taş işçiliğinin en güzel örneklerinden biri olan işlemeli kapıdan geçilen geniş bir giriş ile başlıyor. Üç katlı yapının üst katları ziyaretçilere açık değil ancak ibadet edilen yerleri, aziz mezarlarının bulunduğu kısımları, şimdi sayısını hatırlamadığım binlerce kibrit kullanılarak yapılan manastır maketini görmek mümkün. Manastır epey büyük olduğundan ziyaret sonrası ön bahçesinde güzel havanın ve manzaranın eşliğinde kısa bir mola veriyoruz.


Mor Gabriel Manastırı

Sonraki durak Güngören Köyü

Köyün girişinde bizi çocuklar karşılıyor. Mardinin gönüllü minik rehberleri ile ilk burada karşılaşıyoruz. Bizi gördüklerinde yanımıza koşturarak "hoşgeldiniz" diyerek hepsi bir ağızdan "gününüz güzel olsun, bayramınız mübarek olsun, paranız bizim olsuun" diye mardine özgü şiveleri ile manilerini okuyarak bayram harçlığı istiyorlar. Ziyaretçilere alışık ve merakla nerden geliyoruz nereye gidiyoruz soruları eşliğinde yol boyu bizimleler. Köyün dışında kalan Mor Hobil Manastırını ziyaret için uzun bir yol katediyoruz ancak manastırın ziyarete açık olmadığını öğrenip biraz soluklanmak için avlusunda oturuyoruz.

Midyat'ın çocukları

 
Midyat Güngören Köyünden bir görünüm.

Dönüş yolunda restore edilerek otele dönüştürülmüş Kasrı Nehroz ile karşılaşıyoruz. Mekanı bir müze gibi girip gezmenize müsade var. Kasım ayında gün erken bitiyor, bizde güneşin batışını ve Midyatın akşam manzarasını Kasrı Nehroz'un teras balkonundan izliyoruz. Aynı zamanda "eski köye" yukarıdan bakmak için güzel bir mekan. Evlerin çatılarında bulunan maviye boyanmış demir yatakların akrepleri evden uzak tutacağına inanılıyor. 

Kasrı Nehroz'un penceresinden eski Midyat evleri

 
Midyat Güngören Köyü gün batımı.

Yorgunluğumuzu Midyat Merkez'de bulunan Gercüş Han'da çay molası vererek atıyoruz. Şehrin yabancısı olduğumuz her halimizden belli, bize servis yapan kızların ilgisi bu yüzden. Hemen kaynaşıyoruz. Bize Mardin konuk severliğini göstermek için şarkılarından ve halk oyunlarından bahsederlerken arkadan yöresel bir halk oyunu ezgisi yükseliyor. Kendimizi Gercüş Han'ın ortasında kızlarla halay çekerken başımızdan peçeteler atılırken buluyoruz. Yabancısı olduğumuz bu uzak diyarda, bir güler yüz, bir sıcak selam, biraz dostlukla  hemen bir tanıdık buluyoruz.


Gercüş Han'da halay.

Mezopotamya'da dev bir madalyon; Hasan Keyf.

Mardin, zamanın insanlar tarafından kullanılmadığı bir şehir gibi. Toplu ulaşım seyrek ve seferler sakin ilerliyor. İnsanlar acelesiz, minibüs şöförlerinin aracı doldurmak, daha çok para kazanmak gibi dertleri yok. Bir İstanbul'lu için çok garip! Mardin insanı bu yönüyle de kalbimizi kazanıyor.

Mardin ile Batman arasında bulunan Hasankeyf'e Midyat'tan minibüslerle 45 dakikada ulaşmak mümkün. Hasankeyf doğal ve tarihi bir açık hava müzesi. Dicle'nin iki yakası boyunca uzanan taş kent, Eski Asur, Roma, Eyyubi, Akkoyunlu, Orta Asya, İran, Osmanlı medeniyetlerinin izlerini taşıyan dev bir madalyon gibi. Yukarı doğru ihtişamla yükselen taş sarayların olduğu ana kaleye giriş güvenlik ve bakım nedeniyle yasaklanmış olmasına rağmen görecek çok fazla eski eser var. Ne şanslıyız ki orada da işini çok iyi yapan çocuk rehberlerimiz var.

Girişte el emeği hediyeliklerin, halı ve dokumaların bulunduğu dükkanlardan sonra sağda El Rızk Camii karşımıza çıkıyor. Eyyubiler dönemi özgün bir taş işçiliğine sahip yarısı yıkık caminin detaylarını yukarılara çıktıkça görmeye başlıyoruz. İnsanların yaşadığı sağlam taş evler ile harabe haline gelmiş yıkık dökük evler bir arada. Aklımda yıkık minare olarak kalmış olan Sultan Süleyman caminin kalıntısı olan minareye çıkmak mümkün, burada minik rehberler devreye girerek ziyareçileri tek tek yukarı çıkarıyorlar. Tepeye çıkınca dikkatli olmak lazım benim gibi başınız dönebilir, ayakta durunca tutunacak yer yok. Minarenin konumu ayaklarınız altına serilen Hasankeyfi panaromik olarak görme imkanı veriyor. Diclenin ortasında bulunan Artuklu Taş Köprüsü, Anıt mezar Kör Zeynel Bey Türbesi, Hasan Keyf sarayları, yıkık harabeler ve mağaralar göz mesafenize ulaşıyor. Hasankeyf'den ayrılmadan dinlenmek için Yolgeçen Hanı'nda Dicle nehirli manzaranın keyfini çıkararak yöreye özgü farklı bir lezzete sahip melengiç kahvemizi içiyoruz.



Dicle'nin iki yakasını birleştiren köprünün üzerinde rastladığımız Hasankeyf amca(adını bilmediğimiz için sonradan Hasankeyf amca dedik) "hadi çek" diyerek bize poz verdi.

    
Hasankeyf amca                                  Diclenin keçileri


Taş köprünün karada ki ayağının dibinde bulunan eski ev hala kullanılıyor.

Toplu taşıma ile Hasankeyf'e giden yok gibi bir şey. Saat dörtten sonra Batman'dan gelip Midyat'a giden son seferini yapacak olan minibüsde bizim için üç kişilik boş yer bırakabileceklerini söyledikleri için içimiz rahattı ancak sözleştiğimiz şöför minibüste boş yer yok diye bizi almadan gitti. Hasankeyf'in girişinde gördüğümüz öğretmen evinde konaklamak istiyoruz ancak bayram ve tadilat nedeniyle kapalı olduğu için tek konaklama seçeneğimizi eledik. Bizimle gezen tur firmasının otobüsüne binmeyi de başramadık. Son çare otostop ile şanşımıza Batman'dan gezmeden dönen bir çiftin aracına denk geldik.

Kör Zeynel Türbesi biz gittiğimizde restore ediliyordu.

Dicle Nehrinde bir balıkçı 


Deyrül Zafaran Manastırı

Sabahın erken saatinde Midyat'tan dönmemek üzere ayrılıyoruz. Kurban Bayramının birinci günü olmasına rağmen şehirde gün boyu kurban faaliyetine dair hiç bir iz göremedik. Her taraf sessiz sakin, yarım saat kadar bekledikten sonra Midyat otogarından direkt Deyrül Zafaran'a giden minibüse biniyoruz, bizimle beraber araçta seyahat eden iki yaşlı Süryani hanım ve ileride binen bir kaç aileyle birlikte birbirimizin dilini anlamadığımız halde sohbet edip güle konuşa ilerliyoruz. Mardin çok dil kullanılan şehirlerden birisi. Türkçe, Arapça ve Kürtçe. İnsanlar bilmediğimiz için Kürtçe ve Arapça sorularına cevap veremeyişimize şaşırıyorlar, Türkçeyle beraber diğer dilleri herkes kullandığı için orada yaşayan birine bunların bilinmemesi garip geliyor ama bir şekilde anlaşıyoruz. Deyrul Zafaran son durak.

Mardin'nin km. doğusunda bulunan manastırı orada yetişen Süryani öğrenciler rehberliğinde geziyoruz. 5. yüzyılda inşa edilmiş manastır, Mardin Ovasına hakim bir konumda, girişte geniş merdivenleri ve taş mimarisi ile göz dolduruyor. En kalabalık ziyaretçisi olan mekanlardan biri olan manastırı rehberler eşliğinde gezdikten sonra, bahçesinde manastırda hazırlanan hoş kokulu Deyrül Zafaran çayını yudumlayarak, birazını da İstanbul'a götürmek için yanımıza alarak güneşin tadını çıkarıyoruz.


Üstte ki iki resim Wikipedia'dan alınmıştır. ( https://tr.wikipedia.org/wiki/Deyrulzafaran_Manastırı)


Deyrul Zafaran Manastırı'nın bahçesinde.

Eski Mardin

Yeni Mardin Öğretmen Evi'ne yerleştikten sonra soluğu Eski Mardin'de alıyoruz. Minibüs ile 15 dakikada ulaşmak mümkün. Eski Mardin tarihi açık hava müzesi gibi. Yürüyerek cadde ve sokaklarının keşfedildiği, başını ne yana çevirirsen taş sanatının eşşiz örnekleriyle bezenmiş yüksek ve ihtişamlı yapıları ile göz dolduruyor. Hafızamı tazelemek için internet bloglarından anlatılan yerlerle resimlerimi karşılaştırmam gerekti. Bu sayede bir çok gezginin Mardin'le ilgili detaylı yazı ve fotoğraflarına ulaşma imkanım oldu. Gayet detaylı çok fazla tarihi ve coğrafi bilgi de mevcut. Tekrar olmaması için gittiğimiz yerlerle ilgili mini bilgiler şeklince yazmaya karar verdim. Bu yazı bir nevi benim Mardin anılarımı hatırlama yazım gibi oldu :)

Sıttı Radviyye Medresesi; diğer adıyla Hatuniye Medresesi.

Cami olarak kullanılan ve Artuklu döneminin zengin taş işçiliği örneklerinden olan mekan gezginlerin yoğun ilgi gösterdiği mekanlardan birisi. Adını Artuklu Sultanı Kutbettin İlgazi'nin annesi ve Necmettin Alpi'nin hanımından alıyor. İlgazi ve Radviyye sandukaları burada bulunuyor. Sandukaların ayak ucunda bulunan mihrabın sağında, camekanlı bir bölmede ise Hz. Muhammed'in ayak izi sergileniyor.

Melik Mahmut Camii; diğer adıyla Bab Es Sur Camii

Hatuniye Medresesi'nin altında bulunan cami. Artuklu dönemi eserlerinden olan camii adını içinde türbesi bulunan Sultan Melik Mahmut'tan almıştır.

Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi

Sabancı Vakfı tarafından 2007-2009 yılları arasında kente kazandırılmış müzeyi pazartesi gününe denk geldiğimiz için gezemedik. Ancak 19. yy da inşa edilen, başarılı dış restorasyonu ve camekanlı girişi ile merak uyandıran müzeyi ziyaret etmek isteyenler için; ziyaret saatleri: Pazartesi Günleri Hariç 08.00-17.00 Biletler Tam Bilet: 2 TL Öğrenci: 50 Kr.

Eski Mardin'in kemerli, merdivenli, taş sokakları arasında dolaşıp fotoğraflar çekiyoruz. Bazı evlerin kapılarında sebibini öğrenemediğimiz ay yıldız figürü dikkat çekiyor.Mardin sokaklarında dolaşırken hep birbirinden renkli, pırıl pırıl çocuklarla karşılaşıyoruz, ay yıldızları kapıları merakla incelerken Arap kızı Zeynep'le de tanıştık, yine bu yazı için araştırma yaparken Zeynep'i başka gezginlerin bloglarında görünce bir tanıdığa rastlamış gibi oldum. O bilmese de beni gülümseten bir tesadüf oldu.

Mardin'de bir Arap kızı; adaşım Zeynep

Zinciriye Medresesi

Son Artuklu Sultanı Melik Salih tarafından inşa edilmiş yapı, ihtişamlı yüksek giriş kapısı dilimli kubbeleriyle dikkat çekmektedir. Çok geniş bir alana yayılan Medrese iki katlı olup, avlu, cami, türbe ve çeşitli ek mekanların olduğu, Sultan İsa türbesi ve eski kitabelerinde olduğu, geniş dikdörtgen bir alana yayılmaktadır.

Genelde Süryanilere ait ibadethanelerin isimleri başında bulunan "mor" kelimesi dikkati çekiyor. Mor Gabriel, Mor Hobil, Mor Yakup vb. gibi... Mor kelimesi Süryani dilinde "aziz, en üst mertebedeki kişi" anlamında kullanılmaktadır. Mardin'e neden medeniyetler şehri dendiğini bir kaç sokak arayla rastladığımız manastır ve camileri gezip gördükçe daha iyi anlıyorum. Oturarak gömülen Süryani Azizlerine ait mezarlar, camilerde hiç ummadığımız tarihi ve dini önderlere ait kutsal emanetlerle karşılaşınca bu zenginliğin her yerde kolay kolay bulunamayacak olduğunu görüyorsun. Burası gerçekten çok değerli bir coğrafya.

Mardin çarşısı ve Telkari dükkanları

Mardin havasının kuru ve ılık oluşu geziyi daha keyifli hale geliyor. Gezerken terlemedik, susamadık, yorulmadık. Sokakları ve mekanları gezip fotoğraf çektikten sonra bile telkari sanatının en güzel örneklerinin sergilendiği gümüşçüleri ziyaret etmek için enerjimiz vardı.

Mardin Kalesi ve Zinciriye Medresesinin gece manzarasıyla sona eren üç günlük, kısacık ve keyifli gezimizden dönerken Mardin sanki bize "gitme kal, daha görecek çok yerler var" diyordu. Bu kadar kısa bir zamanda şehrin tamamını göremesek de Mardin'in büyüsünü cebime, ev yapımı Süryani Şarabını çantama atarak, başka bir zamanda bitmeyen gezime kaldığım yerden devam etmek düşüncesiyle, aklımda pırıl pırıl Mardin'li çocuk rehberlerin görüntüleri ve Mardin'de çocuk olmak nasıl olurdu düşünceleri ile ayrılıyorum.

       
Mardinin çocukları Hasan Keyfli Dilan ve Oktay



GEZİNİN YAPILDIĞI TARİH: Kasım 2010

YAZAN: Zeynep Karataş

FOTOĞRAFLAR: Zeynep Karataş

(Not:Yazı ve fotoğrafların izinsiz kullanılması yasaktır.)

3 Aralık 2015 Perşembe

Yaz diyorum




Senin de hiç önemsemediğin kendine has yeteneklerin var. Çiziyorsun, tasarımcısın, sevgi dolu kocaman bir kalbin var, iyi bir anlatıcısın.


Benim ilk yazı yazma serüvenim de bu cümleyle başlamıştı. "Keşke ben de şiir yazabilsem" dedim. Orta okul öğrencisiydim yani yaş onüç filan sanırım ve sınıfımıza yeni gelen Elif çok güzel bir şiir yazmıştı. Bütün sınıf hayran kalmıştık.  Çocukken bütün isteklerimiz gerçek oluyor herhalde, bir sabah erkenden uyanır uyanmaz ilk şiirimi yazdım. İlham geldi bana, bir daha da gitmedi. Sen yay burcuydun değil mi? İyimser, güzel gülen kadınlar burçtan çıkıyor ve yeteneklerinin farkında olmayanlarda.

Ben mesela çok hızlı on parmak klavye kullanabildiğim için aklımdan geçenler zırt diye düşüveriyor buraya ama ben koç burcuyum. Başka bir yay burcu arkadaşım daha var aynı sen. Yaz diyorum ona da yıllardır... Feysbuk profillerine döktürdüğün metinlerin ziyan zebil oluyorlar.

Yine de bütün isteklerimizin gerçek olmadığı zamanlar da var tabi. Ben büyüye meraklıydım. Sihirli güçlerim olduğunu düşünmek hoşuma gidiyordu, sihirle çağırırsam sabahları uyanınca yastığımın altında kalemtraş, renkli ruj, oje ve oyuncak el feneri ile uyanacağımı düşünürdüm. Yastığımı hokus pokuslayıp uyurdum, sabahları ilk iş yastığımın altını kontrol ederdim. Tabi gerçekleşmedi. Bir süre hokus pokus işlemini doğru yapamadığımı düşünmüştüm. Çocukken bütün yumurtalardan civciv çıkar sanıyordum. Bir keresinde dolaptan yumurtayı alıp sıcaklığını koruyacak şekilde sarıp sarmalayıp elektrikli sobanın karşısında emniyetli bir şekilde yerleştirmiştim. Sanırım üç gün kadar başında bekledim, annem "kızıımm ordan civciv çıkmaz uğraşma boşuna" dese de ben ya çıkarsa diye merakla başında bekledim ama çıkmadı. Yumurta bildiğiniz elektrikli ocakla haşlanmış yumurta oldu.

Evet sen iyi bir anlatıcısın. Ben öyle söylüyorsam öyledir. Sonuçta ben de iyi bir gözlemciyim. Kendine biraz dışarıdan bakman yeteneklerinin farkına varman lazım. Biraz aklını başına devşir.





8 Ocak 2015 Perşembe

Kızgın Boğa

İnsan türünün evrimleşmiş veya evrimi toplu taşıma kalabalığına takıldığı için yarı yolda kalmış olanları dahil, sürekli yanıp sönen ayaklı "evrende yalnız değiliz" tabelası gibi dolanı dolanıveriyorlar, aman hiç bir yer boş kalmasın, acil tüm boşlukları dolduralımm, sağlı sollu... İstanbul'da zaten kalabalıktan adım atacak yer yok. Toplu taşımalar desen düğün halayı gibi herkes el ele, kol kola...

Metrobüse en arka kapısından son binen kişi olmayı başarmıştım ki, iri yarı, pala bıyıklı bir "amca", beni arkamdan gövdesinin gücüyle ittirerek bir kedi yavrusunun sığabileceği boşluğa girdi. Kapı adamın iri gövdesi ile bir bütün halinde kapanıncaya kadar o boşluğa sığmak için etrafında da üç kere dönünce beni ve etrafındakileri ittire ittire iyice diğer kişilere yapıştırdı. Oysa ben ondan önce biraz yer açabilir misiniz? diye rica etmiştim, insanlarda biraz kımıldanarak benim için boşluk yaratmışlardı. Adam beni ittire ittire o daracık yere sığmaya çalışınca sinirim tepeme zıpladı! Sesimi yükseltmeden ve olanca dürüstlüğümle; "sen de iki kişilik yer kaplıyorsun ama daracık yere sığmaya çalışıyorsun" dedim... Bunu duyan kaba saba adamın gözleri birden irileşti, dişlerini sıktı ve bakışlarını bana doğru haince berelterek, "Sana neğğ! Sana mı soracam! Terbiyesiz!" dedi büyük harflerle! "Sen" dedim "araca bineceksin diye beni itip duruyorsun, senin yüzünden ben insanlarla yapışık gitmek zorunda mıyım! Sen önce kendine bak kendi halinden haberin yok!.. " "Bana bak senin ağzını burnunu gırarımmmm" dedi fütürsuzca kaba saba olan adam! İki sıra geriden daha da amca bir beyefendi "gel kızım sen böyle" diyerek metrobüsün en arka kısmında yaslandığı duvardan çekilerek benimle yer değiştirdi ve kendinden haberi olmayan kaba saba ağzı bozuk adamla aramızda set oldu. Allah razı olsun. Ben tabi ki korkmadım, zaten sakin sakin konuşuyorum, amacım kavga etmek değil adama kabalığını anlatmaktı. Lakin onun kabalıktan gözleri kararmış, kulakları kabarmış, yüzü pancar gibi kızarmış, kızgın bir boğa gibi burnundan dumanlar saçmaya başlamıştı. Metrobüs ahalisi ise kaba saba ve bir boğa gibi böğüren adamın gerçeklerle yüzleşince bozulup, sobanın üstünde kaynayan çaydanlık gibi dumanlar saçar haline bıyık altından gülüyorlardı. Adam çalıştır tuşu basılı kalmış gibi saydırıyordu.... Kulaklığımda o esnada çok sevdiğim Mor ve Ötesi müzikleri çaldığından adamın söyledikleri ve kabalığı ile daha fazla muhatap olmayıp sadece onun tehdit dolu bakışlarına gözlerimi kısarak uzun uzun tehditkar bakışlar yolladım.



8 Ağustos 2014 Cuma

KENDİNİ TANIMA


Bugünlerde yağmur İstanbul için, felaket, sel, su baskınları, karmaşa, çile demek! Benim içinse bereket, güzellik, suyun yeryüzüyle birleştiğinde çıkardığı doğal müziği dinlemenin keyfi... Keyifle mutfak masama kurulmuş bu yazıyı yazarken, yağmurun gürültüsünü evime doldurmak için camları perdeleri sonuna kadar açtım, varsın yerler azcık ıslansın... Yağmurun, zen müziğinin ve kaygılı zihnimin gürültüleri arasında kendimi gömdüğüm Doğan Cüceloğlu ustanın kitabındaki "Kendini Tanıma" ile ilgili kısmı içindeki anlamlı öyküsüyle birlikte buraya taşımak istedim.

"...Duygu ve düşüncelerini süzgeçten geçirmeden ifade edebilen çocuk, nasıl oluyor da, büyüyünce duygu ve düşüncelerini denetledikten sonra değiştirerek ifade eden bir kimse haline dönüşüyor?

Bu sorunun cevabı çocuğun büyürken aldığı terbiye ve yetiştiriliş biçiminde yatar. Çocuğun içinde yetiştiği çevre sürekli olarak hangi duygu ve düşüncelerin kabul edilebilecek, hangilerinin kabul edilemeyecek türden olduğunu belirtir. İstenmeyen duyguları açığa vurursa ya dayak ya azarlama ya da başka bir tür cezayla karşılaşır. Örneğin eve gelen konuğun yanına gidip de, "Sen pis kokuyorsun! Hiç banyo yapmaz mısın?" derse, orada bulunan yetişkin çocuğu hemen kapı dışarı eder. Bu tür birkaç cezalandırmadan sonra çocuk, "Kimsenin yüzüne doğruyu söylememem gerekiyor," genellemesine ulaşabilir.

Çocuğun cinsiyetiyle ilgili soruları, çoğu kez, hemen önlenir ve zamanla çocuk, cinselliğin, konuşulmaması gereken "kötü" bir konu olduğunu öğrenir. Hatta, çocuk sadece konuşmamaya değil, yasaklanan konularda düşünmemeye de koşullanır. Yasaklanan konularda düşünmesi körlenir, ne var ki düşünmemek, bu konularda ilgili duyguların da yok olduğu anlamına gelmez. Duygular vardır, fakat bu duyguların ifadeleri bastırılır. Bastırılan duygular bilinçaltına itilir, artık onları tanımak, bu duyguların farkına varmak, güçleşir. Ne var ki, beden bu duyguları kendinde barındırır. Bedenin vermiş olduğu belirtiler dinlenirse, tanınması güçleşmiş, bir köşeye itilmiş olan duyguların farkına varılabilir. Söz konusu olan, beden dilidir.

İçteki gerçek duyguları , heyecanları ve tutumları belirten "beden dili" nasıl öğrenilir? Bedenin değişik kimseler ve olaylara vermiş olduğu tepkiler dinlenirse, bu dil öğrenilebilir.

Şimdi kendi yaşam ve deneyimlerimden bir örnek vererek konuyu açmak istiyorum:

Tanıdığım bir tarım mühendisi, büyük kentin olanaklarından yararlanabilmek için Tarım Bakanlığı'na atamasını istiyordu. Böylece tiyatroya, operaya ve konserlere daha rahatlıkla gidebileceğini, arkadaşlarıyla daha sık buluşabileceğini ve çocukların daha kaliteli okullarda okuyabileceğini söylüyordu. Bir süre sonra karşılaştığımda bana ilginç gelen şu olayı anlattı:

"Tayin işlerini takip için sık sık Ankara'ya gidip gelmem gerekti. Gelişlerimde ortaya çıkan bazı bedensel değişiklikleri önceleri farketmedim, ne var ki, sonraları dikkatimi çekmeye başladı. Ne zaman Ankara'ya gelsem, başım ağrımaya başlıyor, sanki nefes darlığı çekiyormuşum gibi sık sık derin soluk alma ihtiyacı duyuyorum! İçimde nedenini bilmediğim bir kızgınlık oluyor, sanki dolmuştakilerle kavga etmek istiyorum, ne var ki, niçin kavga etmek istediğimi bilmiyorum. Aynı şey geçenlerde İstanbul'a gittiğimde de başıma geldi. Oysa şimdi çalıştığım Devlet Üretme Çiftliği'ne gittiğimde içimi bir huzur kapsıyor. Ağaçlarla uğraşmaktan, meyvaları toplamaktan, onların bakımıyla ilgilenmekten büyük zevk alıyorum. Ben büyük kentlerden hoşlanırım diyerek kendimi aldatıyormuşum. Bedenim, "Büyük kentten hoşlanmıyorum" diye bağırıyormuş. Şimdi önceden vermiş olduğum karardan vazgeçtim ve tayinimin durdurulması için Bakanlığa başvurdum."

Bedeninin dilini anlamaya başlayan kişi, yaşam biçimiyle ilgili daha yerinde kararlar verebilecek duruma gelir. Örneğin, arkadaşınızla gerçekten hoşça vakit geçiriyor musunuz, yoksa zorunlu olduğunuz için mi O' nu ziyaret ediyorsunuz? Yaşamınızda önemli olan bir kişiden sürekli sakladığınız bir sırrınız var mı? Bazen kendinizin bile inanmadığı şeyleri, karşınızdakini hoşnut etmek için söyler misiniz? Bırakın bunların cevabını bedeniniz versin."




Kitap: İnsan İnsana - 49.Baskı ( Sayfa 95-96-97)



Bir düşünce var olduğu andan itibaren çoğalmaya başlar. Güzel düşünelim, güzel yaşayalım, güzellikleri çoğaltalım. Sayfam; Doğan Cüceloğlu'nun yüreğinden taşıp çoğalarak evrene yayılan güzellikler için bir durak. Ben şimdi ara verdiğim bu okuma yolculuğuma kaldığım yerden devam ediyorum...

.
.
.










9 Temmuz 2014 Çarşamba

divanımdan düşünüyorum

.
.
.
Saçımdaki beyazları kabullenme aşamasındayım, direndikçe çoğalıyorlar sanki!? Panik yapmadan sakin durmak lazım, saç köklerime çenemden yukarı doğru ilerleyen bir sinir gazı bulutu göndermemem lazım ki, daha henüz yeni beyazlamaya başlayıp da "noluya yaaa niye rengim böyle soldu hasta filan mı oldumm" diye şoka uğrayan saç tellerimde "eyvah galiba bu bulaşıcıymış" türünden zincirleme bir oluşum yaratmayayım. Sakin durayım, beyazlarımı seveyim ki, onlarda "yok yeaa bişe yok bişe yok büyüyünce geçer" deyip, azalma hatta yok olma eğilimi göstersin, hiç olmazsa öylece kala kalsınlar... 
.
.
.
Gitmek istiyorum buralardan, Kaş'a, Fethiye'ye, denizlere filan...
.
.
.
Offf... Eklemeddin iki ucu b.klu değnek gibi...

İnsanlar Tayyipten kurtulmak istedikleri için önlerine bir oldu bitti şeklinde alel acele konan bu adaya oy verecekler, ama adamın tayyipten bir farkı yok gibi duruyor tayyibin ılımlısı başka bir model ( erbakanı anımsatıyor bana, abdullah gül gibi konuşuyor mıy mıy mıyyy...) .......................................................................................................................................... diğer yandan adamla ilgili o kadar fazla şey söyleniyor ki... Kafam karıştı...

Diğer bir konu ise; yerel seçimlerde de hırsızın karşısına hırsızı koydular zorla millet istemeye istemeye oy verdi sarıgül'e ben dahil! Sonuç ne oldu CHP oylarına sahip çıkmadı, chp ve mhp milletin birlik olun çağrılarına cevap vermedi, şimdi niye küt diye eklemeddinde birlik oldular! Ya bunlar adamı sinirden çatlatırlar! Chp ve Mhp nin şu siyasetine öylesine gıccıkk oluyorum ki anlatamam.. Netice değişmedi ve zaten değişmeyecekti de...Hırsızlar bu sefer dünyanın gözü önünde oyları çaldılar..Sarıgülün bir hesabı vardı ki çıt çıkarmadı bu duruma..Bir kaç laf gevelemeden öte bir şey yoktu. ( CHP iktidar olmak isteseydi bugüne kadar olurdu, halk oylarına sahip çıkıyor ancak Ankara'da gösterilen oylara sahip çıkma azim ve kararlığını İstanbul adaylarında göremedik, muhalefete sahip çıkan halk oldu. Gölgesi kendisinden büyük insanlar sadece AKP içinde mi yuvalanmış....)

Sürekli eşek yerine koyuluyoruz. Hadi eklemeddine verelim oylarımızı tamam, biz tayyibi ters yüz etme davası savaşı güdüyoruz da eklemeddini aday gösterenler bu davayı sahiplenmiyorlar ki! Herşey çok sahte, çok iyi hazırlanılmış, söylemler, ifadeler... Eklemeddin niye böyle apar topar aday oldu, niye chp vekillerinin bile haberi yokken! Ben oyumun bir değer kazanacağına zaten inanmıyorum. Açıkcası oy kullanıp kullanmamakla sonuç değişmeyecek.. Ben artık mecliste var olan siyasetin halk için bir sonuç getireceğine inanmıyorum. 
.
.
.
( ÖNEMLİ : http://www.milliiradebirligi.org/#!ekmel-bey-badan-obama-ve-upshaw/cnvp )

.
Sahur menüsü; Hannibal Lecter 2.sezon finali... Kıyım kıyım oldum !!(+%&?:/  Hannibal'ı Dexter'ın masasına yatırmak lazım.    
.
.
.
Önüm arkam sağım solum TALAN! Türkiye talan ediliyor, hırsızlar sokaklara din soslu iftar sofralarında  yalanlar ikram ediyor, millette yiyor...
.
.
.
Sevgili Evren; her yerde dut ve kara yemiş ağaçlarının olduğu bir yere düşmek istiyorum... Ah o güzelim karayemişler, beşiktaşın parklarında şimdi nasıl sahipsiz, güzel güzel, dallarında salınıveriyorlardır...
.
.
.


"Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirlerde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler... Siz sevemezsiniz. Sevmeyi yalnız bizler biliriz... Bizler: Batı rüzgarı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz Çingene'ler." Değirmen - Sabahattin Ali





.

25 Mayıs 2014 Pazar

saf

.
.
.
Tam büyümüşüm gibi hissederken bir şey oluyor, öyle saçma sapan bir saflıkla davranıyorum ki, kendime şaşırıyorum,  nasıl bu kadar kolay aldanıyorum, güveniyorum, zaman kaybediyorum, inanıyorum...

Öyle sanıyorum, öyle değil mi?

.
.
.

16 Mart 2014 Pazar

taslak


....

... Benim için yazar mısın dedi. Yazamam, düşünmelerim henüz bitmediler.  Yazabilirsem şayet bir taslaktan öteye gidemez. Öyle dolu. öyle taşkın. öyle yersiz yurtsuzlar ki düşüncelerim. beyaz bir zemin üzerine üşüşen harfler kümesine sığamayacak kadar. Çok güzel düşünebiliyorum, harflerin düşünmelerimi biçimsiz kılmasından korkuyorum. Biliyorum, çocukça. Çocuğum ben... Ahh o orta birinci sınıfımıza bir dönemliğine gelen kıvırcık saçlı. mavi gözlü. gamzeli Elif'in güzel yazışına hayran kalıp, ilk defa içimde beni yazmaya iten o harlı ateşi hissettiğim gün ki gibi çocuğum ben. Yazmayı düşünüyorum hep. Sadece düşünsek ya.

....




Kendilerine okudukları kitaplardan cümleler saklıyorlar, kıskanıyorum. Aklımda hiçbir kitaba dair özgün bir cümle yok. Ben yalnız hikayenin duygusunu hatırlayabilirim. Garip değil mi? Sanki aptal mışım gibi... Kayıt kısmı yok işte bende. Bakarak yazabilirim ama.

İlkokul birinci sınıftayken öğretmenim " kim a'dan z"ye kadar alfabeyi sayabilir" dedi. En önce heyecanla parmağını kaldıranlardan biriydim. İşte marifetimi göstermek için güzel bir fırsat çıkmıştı. "Ben ben ben...." Öğretmen beni seçti. Ayağa kalkıp yirmidokuz harfi aralarında hiç boşluk vermeden, bir nefeste söylemeye başladım, tıpkı bir çocuğun hızla koşması gibi abcçdefghıijklmn.... " Naapıyorsun senn!" diye çınladı öğretmen büyük harflerle!. "Çabukk otur yerine! Terbiyesizzz..."  diye azarlayarak susturdu beni. Şaşırmıştım. Dünyada hiç kimse harfleri benim kadar hızlı okuyamazdı ve ben bunu öğretmenime göstermek istemiştim. Aferin bekliyordum. Teneffüs olunca arkadaşlarım heyecanla yanıma gelip, " vauvvvv bu kadar hızlı saymayı nasıl başarıyorsuuun " diyerek hayranlıklarını gizleyemeden sordular. Marifetimi yanlış kişiye göstermişim.

Konuşkan bir çocuktum, çok zor sustum ben. Düşünüyorum.