25 Ağustos 2007 Cumartesi

Son rüyam




Son rüyam
Hamam böceğine dair
Kedi hamam böceğini yedi

25 Ağustos 00:52

1 Ağustos 2007 Çarşamba

2007 olmalı



Hiç bir şeyi bilmiyorum ben
Her şeye yabancıyım
Yeni doğdum
Avuçlarım henüz ıslak
Yanaklarım pembe
Başım kel

Hiç bir şeyi bilmiyorum ben.

Öyleyken böyle olduk Pınar.
Böyleyken nasıl olacağız?
Yaşayıp göreceğiz.

Masallar şöyle der ya;
"..ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken.."
Hayat bir masalmış
Masal bir rüya
Rüya uykunun en tatlı kısmıymış.

9 Mayıs 2007 Çarşamba

mutlu musun?


Tepemde sürekli bıdı bıdılaar!

Her şeye boş verdimse de boş vermedim bir bakıma. Boş vermediklerimi anlatamayışımdan susuşum. Sustum. Boşuna, ne kadar anlatırsam anlatayım bitmiyor bıdılar! Çareyi kendimi odama kapatmakta buldum. Belki uzaklaştıkça yok olma ihtimali yükselir diye bıdıların!
Emin değilim!

Cold Play: In my place

O günden beri; o kısa filmden beri bende aynı soruyu soruyorum: Mutlu musun?

Daha mutlu olduğunu söyleyen çıkmadı. ( Ayşegül hariç, o kuru fasulye )  Yeni çağ akımı mıdır, metropolleşmemizin hediyesi midir mutsuzluk? Tam olarak sebebi nedir? Biçimi ne biçimdir? Cevaplar hep aynı kapıya çıkardı beni. Herkes mutsuz!!!

Arada çocukluğuma iniyorum oradan ilk gençlime çıkıyorum. Şuan ikinci gençliğimi yaşıyorum gibiyim sanki. Zaman kavramı aptal bir matematik sorusu gibi benim için. Hiçbir zaman çözmekten keyif almadığım matematik  denklemlerinden hiç ayırt etmediğim için ikisini de tarihimin derinliklerine salladım. Ne var ki tarih zamandan bağımsız düşünülebilen bir olgu değil. Üstelik çok gerçek. Unutulan en büyük zamanlar tarihin içinde. Zamanda döner dolanır ayağımıza takılır. Kafamızı gözümüzü yarar. Bazen kalbimizi yaralar. Kaçış yok.

Bıdılar her yerdeler!

Çağın omzuma yüklediklerinden silkinmeye gayret ediyorum. Omuz silktikçe ben daha bir gayretle çıkırdıyor akreple yelkovan. Sürekli bir dıgıdık durumları zamanın ibrelerinde. Soluksuz, sonsuz, kaç trilyonuncu turlarındalar. Sayamıyorum! Aman Allah’ım…

-          Napıyorsun?

-           Hiçbirşey.


-          ?!
-          Hiç bir şey yapmıyor musun?

-          Hiçbirşey yapmıyorum.

-          Ya okul?!

-          O zaten bir hiç. Bende yokum aslında şuanda. Rıhtım da bomboş . Sen de kendi kendine konuşuyorsun.

-          !?
-          Peki ya nasılsın?

-          Kim?

-          Sen?

-    Ya sen?  Mutlu musun?!..


 09 Mayıs 2007 / Çarşamba
Saat: 01:00
İstanbul- odam 

30 Nisan 2007 Pazartesi

doooooooooooooooooooooooooooooo

Doğmayı ben istemedim. Herhalde öyle bir imkanları olsa da bana sormazlardı.
Heyhat! Artık annemin envanterinde ömür boyu demirbaş hanesine yazılıyım.
Babamın envanterinden çıkalı 25 yıl oldu. Sonuçta hep şunu düşünmüşümdür.
alış veriş bencilce bir şeydir ve eğer düşüncesizce yapılırsa bazı ürünler başınıza bela olabilir. Baş belası bir demirbaş oldum sonuçta. Bunu da ben istemedim.

Ne biliyim daha istemediğim bir çok şey oldum mesela adımı koyduklarından haberim yoktu. Saçlarım, kaşlarım, gözlerim koyu kestane oldu. Alıştım tabi bu duruma. Adımı da soyutladım bir bakıma Zeynep'den başka her şeyim. Koç kızıyım örneğin. Bak bunu istemiştim. Tâ ki 22 yaşıma kadar boğa kızı olarak yaşayıp koç kızı olmayı ıskalayışıma içerlerdim. Koçmuşum hakikaten. Şaka değil. Neticede biraz boynuzlarım küçülmüş oldu sadece o kadar. Hala bir boğa gibi uyuyorum.

İlle de bişiy olacaktıysam bir bok böceği ya da bir kuş ya da bir hava olmak isterdim.
Ama sadece bir hava daha fazla değil! Var olmamak en güzeli olurdu. Madem bana soran olmadı bari gelmişken uzunca bi kalıyım.

Korktunuz mu?

Ben zaten bu topraklarda kalıcı değilim. Bir yelkenlim olsun alıp başımı gideyim.
Kürkçü dükkanım İstanbul olsun. Öyle yaşlanıyım sulara bata çıka. Sonra dünya küçüldükçe küçülsün. Yelkenlim kağıttan bir gemiye dönüşsün. Dünyada camdan kavonoz dipli bir oyuncağa. Sallanıp yuvarlandıkça camdan dünya ben kağıttan gemimle evrilip devrilip bir o yana bir bu yana... Plastik balıklarım olsun ve de öle ıvır zıvır ucuz işportalıklar. Ne para ne pul ne yemek derdi. Kağıttan kitaplarım birde. Vay be desem denize bakıp. Hayat bu işte. Gerisi hikaye...

İnsan olmuşum!..







13 Kasım 2003 Perşembe

bozaa

.
.
.
.
Boğazın akıntıları hiç durmuyor. Kentin kıyıları Kızkulesinin ardından altın bir kemer gibi uzanıyor. Deniz suları Kızkulesi'nin, renkli ışıkların önünden geçip gidiyor. Rıhtımda neşeli gençler, kendini akıntıya vermiş gibi giden yolcu vapuru, havanın alacası... Hava kararınca şehri en güzel ışıklar süsler. Deniz bilir mi, Kızkulesi hisseder mi acep bu çocuğun gözlerini? Her birinin ayrı melodileri var, yüreğimde duyabiliyorum. Yaşamı, tüm bu renkleri sevişimden mi, tabiatımdan mı içimdeki bu bu heyecan?  Ah şu boğaz manzarası...

Boğazı seyretmesi en güzel gece olunca.... Beni suçlayamaz gözlerim ....... ....... ....... Eğer bir suçlu varsa oda İstanbul'dur.

Yemeğimi yedim.
Her tarafım bozaaaa diye bağırıyor.
Yüzüm Vefa'ya dönük.
Vapurların ışıklarından yakamozlar uzanıyor alaca deniz sularına.
Gitmeliyim.
.
.
.
.
.
13 Kasım 2003
17:20 (MSGSÜ)