17 Haziran 2013 Pazartesi

ŞEHİT ANNEMİZİN ÇAĞRISINA KULAK VER






AĞZINA SAĞLIK ANNECİM...

"...HESABINI BİLMEYEN KASABIN BIÇAĞINDA KALIR HER ZAMAN..."

"MİLLİ İRADE BİLDİRİSİNE " ÇAĞRIDA BULUNUYOR !!!

LÜTFEN BU SESE KULAK VERİN...

 " BEN CAN VERMİŞİM TAPUSU BENDE BU ÜLKENİN, TÜRK DE BENİM, KÜRTDE BENİM, SEN KİM OLUYORSUN !! "

MİLLİ İRADE BİLDİRİSİ  KATILIN LÜTFENN

9 Şubat 2013 Cumartesi

ne var ne yoksa



Dediğim gibi, devam ediyor...

Havada asılı kalmış isim kartları ile yaşıyorum, kendi boşluklarımda yaşıyorum diyemem, her yerde, her nefes alışımda soluyorum, bir kısmı iç duvarlarıma yapışıklar, onları dışarı üfüremiyorum, yığınla harfler kümesi gibi, değişmeden başka harflere benzemeden kendi biçimlerinde çoğalıyorlar, ben nereye gidersem benimle, yiyip içtiklerimle eriyip gittikleri filan yok, bir tuvalet çukurundan aşağı düşecekleri, kirpiklerimin arasından uçup gidecekleri, hafızamın patlayan balonları ile kaybolacakları yok, sızmaya devam ediyor işte, tek söyleyebileceğim planlanmış bir şey olmadığından engellenebilir gibi durmadığı, ne kadar sürer bilmiyorum, öyle...

Şikayetim yok.








26 Aralık 2012 Çarşamba

Biraz gugıllayınca



1.  Choucroute de la mer; yaptığım kısıtlı araştırmaya göre kelime anlamı 'Alsasian usulu lezzet tabağı' gibi bişiye denk geliyor olabilir her nasıl okunuyorsa neye benziyor diye gugıllayıp fotoğraflarına baktım, çok lezzetli görünüyor, bunu anlatan Türkçe bir yazı vs. yok malesef ancak ingilizce tarifinin çevirisi şöyle diyor; (Alsas çanak lahana turşusu ve sosis ile yapılan ve şarap domuz eti patates ile servis edilir.) bazı fotoğraflarında pilav üzeri deniz mahsülleri salatası gibi görünüyor. Birde bu tabaktakine mi benziyor ne; http://www.recettes-cuisine-afrique.info/?Choucroute-de-la-mer

2.... ( Orly Havaalanı nerde diye bir bakayım dedim, 15 Temmuz 1983 de burada ASALA tarafından bir katliam  yapıldığını öğrendim tesadüfen. Ne kötü, dünya gerçekten çok kötü bir yer... ): Bide Orly diye bir oje markası varmış.

3..…daha önce Paris'i gezme şansınız olmuş muydu? ……

4. Les Sables, gugıllayınca fena görünmüyor, baya bir tatil kenti gibi duruyor, çok beton arme sanki? Kızları da güzel sanki hımmm http://www.flickr.com/photos/hub2phot/3829314223/ 

5. Bir sürü anlamadığım denizcilik terimi varrrr. Serdümen, Chart plotter, AIS, Fısh Finder, bunlar teknedeki alet edevat rota yol balık bulucular filanlar olmalı, "rapala" diye bir şey okuyorum; ilerleyen sayfalarda ucunda plastik bir şeyin olduğunu tahmin ettiğim büyükçe bir olta kancası olduğunu düşünüyorum, ve şimdi bu satırlardı yazarken dur bir gugıllıyım yine.

6. …DM ne anlama geliyor? Deniz mili mi oluyor acaba?

7….. hep ekmiş anlaşılan.

8.: yeni bir kelimeyle karşılaştım; orsalamak; yelkenli teknelerde teknenin burnunu rüzgara dogru cevirme islemidir; diyor.

9. Coğrafya bilgim çok kötü, İber yarım adasındaki ülkeleri gezmek keyifli olurdu sanırım. Yarım ada adını bölgenin en uzun ırmağı olan EBO ve aynı zamanda dolayısı ile Romalıların o bölgede yaşayan insanlar için İberian dediklerinden ötürü bu isimle anılır olmuş, İber, eski Avrupa Bask dillerinden geldiği sanılıyor…ama öğreniyorum… Çok lazımmış gibi, kim bilir belki bir gün gerçekten lazım olur…..

10. Greenwich başlangıç meridyeninin sıfır noktası…. bunu da  bilmiyordum deme!
Unutmuşum işte… ( Greenwich: Başlangıç merdiyeninin geçtiği yer olarak kabul edilir. Bunun nedeni meridyenleri İngilizlerin bulmasıdır. Bunun üzerine başlangıç meridyeninin kendi ülkelerinden geçtiğini söylemişlerdir...Aynı zamanda turistik bir kasabadır. İngiltere'nin en büyük deniz müzesi buradadır….filan falan

iç ses: İyi de bunları niye bana yazıyorsun….

11. Orkinos …. ve Yunus ….

12. ….börülce salatası hiç yemedim, börülce dediğimiz nedir? Bildiğin bakla mı?
Öyleyse onun yemeğini çok yaparız tabi ama börülce baklanın başka bir türü ise ben onu bilmeden de yemiş olabilirim.

13. Atlantis okyanusunda yüzmek nasıl duygu?

14…. Ve La coruna Herkül Kulesi….çıkılacak kuleler arasında ilk sırada…

Devam edecek diyemem.


13 Aralık 2012 Perşembe

YELKENLER FORA


Sürekli su alan bir yelkenli gibiyim, elimde bir kova, boşalttıkça doluyorum. Geçtiğimiz yaz bir sürü şeye güldüm, bir güneş çarpması atlattım ve iki deniz öküzünün attığı tekmelerle kırılan belime rağmen bir de küçük İstanbul Tasarım Bienali tecrübesi yaşadım. Son durumum; kalbimi tırmalayan acıdan daha kötü değil.
İçimden tırlar dolusu cümleler akıp gitti. Birini bile bu sanal yapraklara kondurmak içimden gelmedi. Kızma ama uzunca bir süre yazmak da anlamsız geldi, sanki her şey söylenmiş her şey yaşanmış gibi aynı şeyleri tekrar etmek istemedim, uzunca bir süre okuyucu olmanın tadını çıkarmak istedim. Gözümü uzak diyarlara diktim...Bu nedenle bu yazının başlığı yelkenler fora olsun, bir gidiş, bir hareket, bir oluş bildirsin, hayallerim gerçek olsun diye.




14 Ekim 2012 Pazar

Pınar'a mektup


Pınar anne nasılsın? Sana yazmayı düşünüyordum bir süredir bugün attığın kısa mesaj beni harekete geçirdi, Cep telefonumun tuşları beni sinir ediyor o nedenle mesaj atmak zor geliyor. Bir süredir hayatımda yenilikler değişiklikler olsun diye yıllardır içinde yaşadığım bu odada değişiklikler yaparak yenilikleri hayatıma çağırmaya karar verdim. İlk iş temizlik, birikmiş bir gün lazım olur diye yada anısı olduğu için kolilere tıkılmış milyonlarca yazı çizi ıvır zıvır, çocukluk günlüklerim, kataloglar, dergiler vs vs vs... O kadar çok şey  biriktirmişim ki Pınar inanamadım kendime. Bu küçücük odada tıklım tıkış yaşamışım yıllarca. Koli koli çöp ve kağıt attım! 5-6 koli sağa sola maket malzemesi ve kitap vs gibi şeyler dağıttım. 


Eski notlarımı yazılarımı karıştırırken, elime konuşmalarımızın notları geçti; üniversite yıllarımızda gece boyu yazdığımız kısa mesajları not etmişim. Okudum tekrar şöyle bir...Ne romantik şeyler yazmışız, yaratıcı şeyler  de var ve işte iki çocuk yüreğin dostça çırpınışları, çokça gülümsedim. Şimdiki zamanımdan bakınca gereksiz  ve bizlere hiç bir anlam ifade etmeyen bir takım isimlerde geçiyor yazılarda. Kendimizi boşuna üzmüşüz be Pınar.

İnsanları ve olayları çok fazla, aşırı, gereğinden fazla önemsemişim. Uzun yıllar büyümeyi istemeyişimin çocukça çırpınışlarıymış hepsi. Şimdi iyi ki büyümüşüm diyorum, şimdiki beni seviyorum. Geçmişin yüklerinden kurtulmaya karar vermiştim, eski yazıları da attım. Zaten güzel olan şeyleri hatırlıyorum ya, belgesine gerek yok artık ................................................................................................................................. adı bile kalmamış... Velhasıl dostluklarımız gerçek gerisi yalan, yaşanan herşey hayal olmaya mahkum o nedenle ben sadece şimdiyi yaşıyorum ve şimdiyi hayal ediyorum.

........bugünlerde............................? Bir iki yıldır,.......................................................,
daha çok okuma araştırma öğrenme eylemleri ......................................... 
.................................................. hayata geçirmeye başladım ve  ...........................................
Henüz ............................................................................................... yapamayacağım,
........................................dediğim anda bir şey çıktı hep karşıma,........................................
............yine yeni bir  .......................................... bana .......................................................................
son........................................................................................bir haftadır.........................Yavaş
yavaş.............................................................................................................................konuşuyoruz
......................umudu..........................................................................................................
.....................................................Akışa bıraktım işte kendimi 
...............................................diyorum........................................................
.........................................,.......................................................çekiştirmesi gerek, aksi halde
........................................ ..................................
Sana kalbimden  temiz bir yaprak gönderiyorum Pınar...

...Sevgiyle öpüyorum.

......


17 Eylül 2012 Pazartesi

rastgele




Gözlerimi kapadım ve kütüphanemin rafları arasında ellerimi gezdirerek ne olduğunu bilmeden rastgele bir kitap seçtim, rastgele bir sayfa açtım, rastgele bir noktaya parmağımı koydum.

"...İstanbul'luluğun ötesinde Kadıköy'lülük diye bir şey vardır, ve Kadıköy az çok taşra koksa da, nasıl oluyor bilmem, Kadıköy'lüler avrupalı kokarlar..."

                        Denizli Pencere (Afşar Timuçin) Sayfa:77
                        Basım yılı; doğduğum yıl.







19 Temmuz 2012 Perşembe

ah bir gezgin olsam

Salt Galata 1. Kat Duvar Kağıdı ve Nehrin Hakkı sergisinden bir kesit.

















ev sahibiyle fiskos
Zaman zaman "ah bir gezgin olsammm, la la laaa llaaa" diye bir ninni tuttururum, gezgin olamadım ama her fırsatta, bugün yaklaşık 15 milyonluk bir şehir olan İstanbul'umda bir o yana bir bu yana dolanı dolanıyorum, bu dev kalabalığın içinde bir damla su misali akıp giderken buhar olup başka başka memleketlere sızmanın hayallerini de cebimce taşıyorum. Ahh bir gezgin olsammm... Her fırsatta uzun uzun yürüyebileceğim ve bu şehre özel sevdiğim şeyleri yiye içe, sergilere müzelere gire çıka, dostlarla bol bol konuşa konuşa anılarıma anı katacağım yerlerde geziyorum. Hadi gell, bu sefer nerelerde gezinmişim sana da göstereyim.


Eski olması bir binayı neden kıymetli hale getirir? 1892 yılında inşa edildiğinde dönemin en büyük ve en ihtişamlı binası olan eski Osmanlı Bankası binası Fransız asıllı Levanten Mimar Alexander Valuri tarafından tasarlandı. Tasarımında neo klasik öğelerin ağırlıklı kullanıldığı binanın bir diğer özelliği İstanbul ve Haliç'e bakan arka cephelerinde kullanılan neo oryantalist üsluptur. Bu mimari bankanın zamanla çoğalan şubeleriyle birlikte Karaköy, Beyoğlu bölgesinde yapılan döneminin aynı tarz modern yapılarına da öncülük eder. Eski sokaklara çakılmış asırlık ruhlar gibi hâla ayakta duran kimisi harap bu binalar, aralarında dolanırken bana eski zaman insanlarını hatırlatır. Bina Garanti Bankasının mülkiyetine geçtikten sonra Mimar Han Tümertekin ve ekibi tarafından restore edilerek bugünkü haline getirildi ve müze olarak ziyarete açıldı. Şimdilerde SALT Galata olarak sergi, kütüphane, kafe, Osmanlı Bankası Arşiv bölümleri ile halka açık bir sanat merkezi konumundadır. Akademi yıllarımdan beri adeta koklaya koklaya ardına düştüğüm bu binanın bulunduğu sokağa mutlaka yolumu düşürür, kapıları açıksa içeri girerim. Öğrenci olduğum vakitler uykusuz geçirilen projeye hazırlık günlerinin ertesinde Beyoğlu'nda gözüme kestirdiğim galerilerde uyumak gibi bir eğlencem vardı, vakti zamanında Garanti Galeri'nin İstiklal üzerinde ki geniş camekanlı yerinde de uyumuşluğum vardır. Ahh bu SALT Galata'da uyumak ne kadar güzel olurdu! Lâkin tarihi bir mekanda uyumanın keyfini vermesede kafesindeki sandalyelerde keyifle kahvemizi yudumlamak da  güzeldi. Böyle bir mekanda Türk Kahvesi içilir ve servisi de ona yakışır olmalıdır, servis üzerine daha özenli çalışmaları gerekiyor... Salt adını almadan önce Mimar Sedad Hakkı Eldem tarafından tasarlanan mimari çalışmaların asıllarından oluşan bir sergi vardı; elde, özenle ve tüm detaylarıyla tasvir edilerek çizilmiş bu harika proje paftalarına yakından bakabilme deneyimi gerçekten bulunmaz bir fırsattı. Ustanın çizimlerinden oluşturulan hediye kartpostallar kütüphanemin en değerli üyeleri oldular. Bugünlerde yine keyifli sergilere ev sahipliği yapan müzedeki Nehrin Hakkı sergisi için elde ettiğim kanıtların bir kısmına buradan bakabilirsiniz. Müzenin kafe bölümünde bulunan tuvaletler Autoban tarafından tasarlanmış, bugüne kadar içinde bulunmaktan keyif aldığım nadir ıslak mekanlardan biri. Sırf burada ellerimi yıkamak için gezip tozup günün sonunda yine kürkçü dükkanı gibi bu müzenin lavabosuna uğrayabilirim. Duvarlarına boydan takılmış aynalar, dairesel biçimli lavabo ve tavandan su kanalı gibi uzanan zarif boru çeşmelerle birleşen ıslak mekan tasarımıyla eğlenceli bir yanılsama elde edilmiş. Alt tarafı tuvalet amma da abarttın deme, bir mekanın oluşturuluşunun altında yatan düşünceyi anlamak istersen ilk bakılacak yer tuvaletlerdir. Tuvaletleri özensiz olan bir mekana karşı saygım kalmıyor tabi ki Salt projesinde Han Tümertekin ekibinin yanı sıra iç mekanlar içinde farklı tasarımcılar ile çalışmışlar. Merak edenler detayları buradan okuyabilir. Eski mermer basamaklardan yukarı doğru çıkarken ara kata yerleştirdikleri sedirde bir uyusam belki burasıda benim için tasarlanmıştır hımm... 

Buradan müze yetkililerinin kulağına biraz su kaçırmış olalım.
Pazar günü gittiğim için kütüphane kapalıydı. Kütüphanenin kapısını bisiklet kilidi olarak kullanılan bir zincirle kapatmış olmaları bana çok garip geldi. Acaba bu özelikle mi yapılmış diye sordum görevliye, kilit mi bulamamışlar neymiş tam bilemedi ama hem böyle bir müzenin pazar pazar kütüphanesinin kapalı olmasına içerledim hemde kapılarının böyle garip bir biçimde kapatılmış olması komik geldi, peh! Kütüphaneyi tasarlayan ekiple mi ilgili bilmiyorum ama bu durum karşısında hemen orada fikrim geldi! 
Kapıyı kapatacakları kilidi hapishane kelepçesi olarak hayal ettim. Müze farklı düşüncelerin ifade edilebileceği performanslar için ilginç ve nitelikli bir yer, şu olay bile bana ilham verdi! Yaklaşan 13.İstanbul Bienali içinde böylesi güzel mekanları görmek isterim.


Son olarak her gidişimde fark ediyorum, sorularıma ve ilgime daima karşılık bulduğum müze personeli hep güler yüzlü ve mutlu görünüyorlar. Böyle bir mekanda insan mutlu olmazda ne olur.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

İstanbul, ben, beni, bana dair


İstanbul, yazı çizi ile uğraşan her insanın kaleminin ucuna konmuştur. Her ne şekilde olursa olsun illede kendinden bahsettirir. Bende bir vakitler kendimce O'nun hakkında şiirler karalamıştım. Denemelerimden iki eski yaprak...



İstanbul                                        
Benim şehrim sensin
Kürkçü dükkanım sen
Sevgilim sen.

Işıklarına hayran olduğum
Seyretmeyi sevdiğim şehir sensin.
Benim varlığımı duyuyor musun?
Kaç Zeynep arşınlıyor
Sokaklarını, caddelerini…

Denizini kaç seven göz seyrediyor
Kaç genç kız yüreği çarpıyor
Kaç sevda büyüyor üzerinde
Kaç gözyaşı besliyor sularını
Kışlarında kaç çocuk titriyor!

Haberin yok!..

2005







İSTANBUL

En kötü kokular arasında
Hala masum pırıltılara sahip
Bir çocuk
İstanbul

Mevsimsiz rüzgarların
Çamurlu kırlarını okşadığı
Sonbahar yaprakları serçelerinin
Dal dal cıvıldadığı

Bütün gün yağmurlarında
Gezdiğim, koştuğum,
Yol kenarı sularıyla
Cıp cıp oynadığım şehir
İstanbul

Burnu büyük semtlerinde
Yırtık çizmelerimin toz attığı
Selpakçı çocukları
El ele sahil aşıkları
Cici kafeleriyle
Masalım İstanbul

Viraneleri
Sarhoşları
Evsizleri ile
Acıdığım İstanbul!

Bozacıların
Binalar arasında
Bir başka yankılanan sesiyle
Buruk gecelerim İstanbul

Karanlıklarında ümitleri
Aydınlıklarında üniversitelileri
Kaldırımlarında
İşsizliğim İstanbul!

Aşk
Ayrılık
İmkansızlık
Vazgeçilmezimsin İstanbul.

1999 

( bu yazdığımı şimdi beğenmiyorum ama yazmışım işte be yaaa, duygusu güzel )








2 Temmuz 2012 Pazartesi

mini mini birler iştahlıdır ikiler ham yapar üçler



Off patladım, çatladım, canım çok sıkıldı derken en sonunda bir fırsatını bulup uzun zamandır tıkılıp kaldığım ofis-ev arası rotadan çıkmayı başardım ve geçtiğimiz haftasonu kendimi İstanbul sokaklarına attım. Kalabalıklar arasında ve trafiğin keşmekeşinde olmaktan hoşlanmadığım için kendim için belirlediğim yürüyüş mekanlarında gezdim de gezdim, dostlarımla bir araya geldim, bol bol muhabbet ettim ve hiçbir şeye doyamadan gündüzü geceye kattım. Evinde harika yemekler pişen ve daima önüne konan herşeyi iştahla yiyen bir çocuk olduğum için arkadaşlarım bana "homini gırtlak" lakabını takmışlardı. Şimdi elinde kaşıkla çocukların peşinde dolanan insanlar görüyorum, bu çocuklar neredeyse her yemeği seçiyor, hiçbirşey yemiyorlar, bunlar nasıl büyüyorlar çok merak ediyorum. İçinde bulunduğum ömrümün bu en güzel gezme, yeme, içme, eğlenme, bilme çağlarımda her ânımı, şimdiyi, doya doya yaşamak için bana gereken iki şeye dâima önem veririm, onlar olmazsa olmaz; birincisi birlikte vakit geçirmekten zevk aldığım dostlarım ikincisi ise tabi ki kaliteli yemekler. Nede olsa memleketimizin âdeti böyle biz dâima muhabbet ile sofrayı birlikte kurarız. Beğendiğim mekanları ve lezzetleri işaretlerim, ardından giderim, sıkı sıkıya takip ederim ve ürettikleri yiyeceklere olan sadakatlerini kaybederlerse onları terk ederim. İşte bu haftasonu güne başlamak için bu iki önemli şeyi yanıma aldım, dostlarımla birlikte daha önceden burada kahvaltı yapacağım diye işaretlediğim mekanlardan birine, Aslı Börek'in Yayla şubesine, anne yemekleri gibi lezzetli atıştırmalıkların olduğu yere gittim. Neyse ki güzel efil efil esen bir köşede masa bulabildim. 


Şimdi bu noktada hemen belirtiyimmm uff sende mi reklam kokan hareketler yapıyorsun diyeceksiniz, o sıkıcı tek düze mekan yemek tarifleri filann. Hiç de bile öyle değil, biliyoruum biliyorum bu biraz deneysel bir blog oldu, henüz belli bir konu etrafında tek tip yazmıyorum çünkü, ruh halime göre kalbimdeki temiz yapraklardan hangisi öne çıkıyorsa onu yazıyorum,  şiirdi deneysel hikayelerdi, anıydı filan, bu yazı içinde içimden böylesi geldi, damak tadıma göre bir yazı yazmak.Tabi ki bu yazı bir tesadüf değil, daha önceden dediğim gibi işaret koyduğum bazı lezzet durakları hakkında yazılar yazmayı düşünüyordum. Aslı Börek'i seçme sebeplerim öncelikli olarak mantı dahil üretilen herşeyin elde yapılıyor olması, mutfaklarında makina dahi kullanılmadan her ürün özenle evimizde ki geleneksel yöntemlerle üretiliyor ve enn önemlisi kullanılan yağlar birinci kalite. Aslı Börek'e giderken hazırlıklıydım, yanımdan hiç ayırmadığım sevgili ipodumla çok başarılı olmasa da belge niteliğinde fotoğraflar çekebildim.


Kahvaltı sırasında uzun zamandır ilk defa görüşmenin heyecanı ile iştahla ve sürekli çene çalıştırarak tabaklarımızı bitirdik. Pazar kahvaltısına mis gibi kokan tazecik bir yudum çayla başlamanın verdiği mutluluk paha biçilemez. O ilk yudumu alana kadar uyanamamış olduğumu farkettim, halbu ki güne erken uyanmış sabah sporu olsun diye yolun bir kısmını yürüyerek gitmiştim. Kahvaltı sona erdiğinde farkında olmadan iki demlik çayı tüketmiştik bile. Yine homini gırtlaklık yapıp kahvaltı tabağındaki su böreğinden ikinci kez aldım, jambonları arkadaşımın tabağına postaladım ve tabağımı afiyetle silip süpürdükten sonra kahvaltı servisimizi hızlıca yapan güleryüzlü ekipten Merve'yi yakalayıp birazcık soru yağmuruna tuttum, Aslı börek'in sahibi kimdir, necidir, mutfağın lezzeti nereden geliyor? İlk olarak 1998 yılında İstanbul Göztepe semtinde kurulmuş, üç ortaklı, diğer şehirleri bilmiyorum ama İstanbul'daki tüm şubelerde satılan ev yapımı lezzetindeki tüm herşey Göztepe'de ki merkezin mutfağında gastronomi mezunu marifetli aşçılar tarafından üretiliyormuş, şubelerde ise yalnızca pişirme ve ikramlıklar yapılıyormuş. İstersek mutfağı gezebileceğimizi ekledi. Şubenin mutfağını değil ama merkezde aşçıların çalıştığı mutfağı görmeyi ve aşçılarla sohbet etmeyi çok isterdim doğrusu, yine de koca burnumu herşeye sokup uyuz müştericilik yapmak istemediğim ve zaten soframdaki herşeyi güvenle ve afiyetle yediğim için buna gerek görmedim. Son olarak mutfakta ne tür yağ kullandıklarını sormuştum, tereyağı ve sıvı yağı birlikte kullanıyorlarmış, tamamen katı yağ kullanmamaları çörek ve poğaçalarındaki kıvamın sırrıymış, böylece hem lezzetli hemde hafif lezzetler elde ediyorlarmış. Sevgili Merve bizim merakımız karşısında çok ince bir davranış göstererek şubelerindeki bu leziz kurabiye ve çöreklerden bir tabak hazırlayarak Türk Kahvesi eşliğinde bize ikram etti. Her keyifli kahvaltının sonunda adet olduğu üzere içilen Türk Kahvesi gerçekten çok iyi geldi. Bu yazı aracılığı ile Aslı Börek'e ve çalışanlarına tekrar teşekkür etmiş olayım. 


İşte kendi kendime yaptığım muhabirliklerimden biri, yazıyı daha fazla uzatmamak için, yaptığım bir günlük güzel İstanbul turunun diğer kısımlarını sonraki yazılarımda anlatacağım.