falan filan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
falan filan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2012 Perşembe

Madde 595:

"Tarih bir tahrifden ibarettir. Tarih, geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir; ama görülürken değil.

"Madde 595: Çare yok dünyadan gideyim gayrı

Çare...................bulunacaktır "

                                 Oğuz Atay - Tutunamayanlar

Sayfa 246'dan sonraki boşlukta yine sen geldin aklıma. Seni hatırlamak için hiç bir boşluğu ıskalamıyorum desem yeridir. Bu kitap boşluğunda da seni hatırlamışken, kursa gitmek üzere bindiğim minibüs o esnada Çalışlar Caddesi'nden geçiyorken, kulaklığımdan içime bu şarkı doluyordu; "git gideceksen bekleme farklı değilsin sende..."

Hemen ardından atomların harika dünyası'na ait bir parça başladı. "Dur gitme, beni böyle öldürme, sus dinle, şehir çok sessiz bu gece, sonunda anladım..." hiç kimse benim yalnızlığımı alıp götüremedi boşluklarımdan. Ben, işte ben ve öyle neşeli, canlı, hayat dolu boşluklarım.

Öyle
Beklentilerimiz var
Başkalarının beklentilerini bekleyemeyiz
Ömür çok dar

Günün şarkısı bu değil ama, doğum günü hediyesi olarak
sen istemesende seni öpmek isterdim. Ama nasılsa sen yoksun, o zaman bu şarkı senin için Genç Osman... Yazının son şarkısı olarak ise biliyorum genç biri için "yaşlı bir şarkı" hem yaz geliyor, hava günlük güneşlik ve neşeli. İstemezsen dinlemeyiver. Goodby blue sky


2 Nisan 2012 Pazartesi

dutlu kurbağalı tuzlu sulu yazı










dutu dalından yemeyi severim
çalıntı bir yaz günüydü
en son yediğim dutları
tuzlu eller tutuşturuvermişlerdi
dudaklarımın ucuna
henüz tam olmamışlardı ama
yediğim en güzel dutlardı
hâlâ
üzerine başka bir dut yemek istemem

                         &











Öptüğüm bütün adamlar kurbağaya dönüştüler.

                         &

Uzaktan Sinderalla gibiyim
Yaklaşınca bulaşıkçı kadına dönüşüyorum
Uzaktan sevmeyi seviyorum

                         &

İçinden deniz geçen adamı görürsen O'na de ki
Bir daha görüşemeyeceğiz mâdem
Bâri bir tutam tuz göndersin
Salatalarım için


Soru neydi?


Burs parası almak için İstanbul Büyük Şehir belediyesinin Fatih Unkapanı'ndaki eski binasının önünde dizilmişiz. Her tarafımızdan öğrencilik akıyor, haliyle fakiriz. Aş evi kuyruğu gibi upuzun bir sıra caddelere kadar aşmış. Önümde ve arkamda benimle beraber bekleyen öğrencicikler var, hiç birini tanımıyorum. Arada da birileri gelip gidip arabasını durdurup "bu ne sırası bu" diye soruyorlar, burada ne bekliyorsunuz, ne kadar dingilsiniz filan der gibi. Gayet keyifliyim oysa, her soruya içimden sessizce komik cevaplar veriyorum, kendi kendime geyik yapıyorum ve karnımla ben gülüyoruz çaktırmadan. Derken bir normal yurdum ev kadını takmış eline çocuğunu yanımızdan geçerken birden yine benim yanımda duruverdi ( upuzun kuyrukta hep de benim dibime gelip soruyorlar, sanki üzerimizde danışma yazıyor anacım ), "bu ne kuyruğu" diye sordu yanıma sokulup. Bir kaç saniye bekledim başkası cevap versin diye, öyle bir baktı ki suratıma nolur cevap ver der gibi, ı a enhhh peki peki dedim içimden ne olacak "ekmek kuyruğu" Sonrada hafiften güldüm mü karnım mıydı yoksa o. Hatırlamıyorum. Kadın birden küstü bana, dudakları aşağı düştü, onla alay ettiğimi sandı. ( ben kendimle alay etmiştim aslında ) Kırgın ve kırılgan bir sesle "ben bilmem neyi arıyordum onun için şey etmiştim" dedi. Ahhh boş boğaz dedim kendime naaptın tutamadın çeneni, sanki kadına dayak atmışım gibi hissettim, vicdan azabı çekmeye başladım. Sıradaki tanımadığım ötekiler hemen gerekli açıklamayı yaptıktan sonra bana bön gözlerle "pis, terbiyesiz, kafadan kontak" bakışı attılar.




11 Mart 2012 Pazar

niye başlık atıyorum yazılarıma anlamadım


Sahi ne kadar ciddiye almışım bu blog yazma işini. Halbuki günlüklerime başlık atmam direkt konuya girerim. Bir bakıma takdir ettim kendimi, aslında ben sadece kendi kendime konuşuyorum burada biliyorum. Sanırım bu durum biraz, çalıştığın ofisteki kameranın direkt senin masana doğru bakmasına benzer bir duygu yarattı bende, yani paranoyakça, aslında beni gözetleyen kimse yok.


Herkesi kendi gibi sanıyor insan. Bende öyle sanıyorum, herkes benim gibiymiş gibi. Bence her şehir insanı günü gelince bir çiftlikte, köyde yada doğa ve denizle iç içe olabileceği bir yerde yaşamak istiyor. Şehir insanı çok yoruyor be ya. Neredeyse bütün ömrüm toplu taşıma araçlarının kalabalık aceleciliğinde geçti. Hemen hemen tüm toplu taşıma araçları ile ilgili belirli bir tecrübem var. Minibüse binerken kimseye nasıl sıranı kaptırmamalısın, yanında gerinerek oturan adama biraz toparlanması gerektiğini anlatma yöntemleri, ya da binbir çeşit rica yöntemleri. Öğreniyor işte insan.

a- Sakızınızı yavaş çiğner misiniz lüTfen

a- Tespihinizi kulağımın dibinden çeker misiniz lüTfen
b- İbadet etmiyim yani öyle mi!
a- !?%

a- Çocuğunuza bağırmamasını söyler misiniz BaYan?
b- Aaa napıyım ayol küçücük nasıl anlasın durmuyor!
a- Ama bakın sustular şimdi, demek zeki çocuklarmış laftan anlıyorlar.

a- Ay yeter kardeşim bar bar bağırıyorsun bir saattir, kızlardan beter oldunuz, bir sus artık, kafam şişti yahu!
b- Turistlerde böyle bağırarak konuşunca onlara bişe demiyorsun ama dimiiiy !!!
c- En iyi Türkçe uyarı yapabiliyorum ben!

Zamanla tabi otobüs, tramvay, vapur, metrobüs, dolmuş derken, öyle akıp giden kalabalığın bir parçası oluyorsun. Durup napıyorum nereye gidiyorum ben filan demese bir dolu gidiş gelişlerin içinde olduğunu anlamayabilir bile insan. Hele bu kadar uzun yıllar toplu taşıma araçlarını kullanınca, bazen otobüsün camı, tutunma bariyerlerinin sapı, kapının kulpu, koltuk aralarında kalan tekerleğin boşluğu, bütünleşiyorsun. Bukalemun gibi toplu taşıma neyse sende o'sun. Bazen görüyorum sanki otobüsü şöför değil yolcular kullanıyorlar, kucak kucağa. Haha... bir keresinde Yusufpaşa'dan Taksim'e giden bir otobüse bindiğimde şöför amca neşeyle ünlemişti; " Hoşgeldiniiz efendim, iyi günler, nasılsınız? " ve sırayla otobüse binen herkesi böyle mutlu nidalarla karşıladı. "Vala sizi gördük daha iyi olduk şöför amca, zira soğuktan totomuz dondu" :) Amacı neydi bilmiyorum ama büyük şehir belediyesinin yolcuları kobay olarak kullandığını düşünüyorum. 
( Hâlâ misafir oyuncu edasıyla yazıyorum sanki. Aslında iç sesim ben, evet ) 

Asıl en önemli konu ise İstanbul'da 'toplu taşıma sporculuğu' diye bir meşakkatli bir spor eylemi, artık vardır. Tramvaya bin sonra in sonra merdivenlere koş koş daracık üst geçitlerde yürüyüş maratonunda gibi sağlı sollu boşluklara hızlı kayma marifetiyle ilerle, bankolardan geç, yoksa akbil doldur, tekrar bankodan geç, asıl önemli kısım otobüse binerken başlar, İstanbul insanı gerçekten başarılı bir tırmanış ustası. Kapılar açılır açılmaz aynı anda hem inilebilen hem binilebilen ve on kişinin önüne geçilebilen nadide bir spor ortamı. Evet, yurdumun toplu taşıma hayatında sürekli bir sıradışı hareketlilik var ve bu daha ilk durakta başlıyor. İnsanlar metrobüse daha binmeden tepişmeye başlıyorlar, öne atılan ayaklar, dirsek tepmeleri ve kapıya denk gelen duruş noktasından bir milim bile kımıldamamak için verilen azimli sabit duruş mücadelelerinin sonunda metrobüsün kapısı ile aynı anda hareket eden bedenler, daha metrobüs gelmeden göze kestirilen yerlere, popolar bir metre ilerden konduruluyor ki, daha önce kimse oturamasın oraya, çok oryantalist.

Ah İstanbul'suz yapamam bir başka şehir filan geyiklerine girmeyeceğim, toptan hepsine katılıyorum. Tek kullanmadığım aracı, scooterı yakın gelecekte ulaşım aracı olarak deneyeceğim. "Peki bakalım"

( peki bakalım'a selam olsun burdan, şayet görürse tabi, görürsen söyle olur mu? )

Kalabalık metrobüs resmi ararken aynı konuda başka bir yazı buldum, buyrun burdan http://teynist.blogspot.com/2011/04/toplu-tasmann-zararlar.html