16 Mayıs 2012 Çarşamba

SAHANDA YUMURTA

         

                    SAHANDA YUMURTA HALÜSİNASYONLARI




Hâlâ beni anlamaya çalışıyorsun, oysa böyle başlamamıştık. Anlaşılmaz diyaloglar, gereksiz felsefeler üzerine lak lak yapmaktı amaç. Demek bir arada olmuyormuş, ayrı dünyaların insanlarıyız, demiştim…
            
– Ben sadece küçük cümlelerin etrafında dolanabiliyorum, büyük laflar bekleme benden, bu konularda çok acemiyim.

Israr etme, yakınlarına gelemem, yakınlaşmalarımız nedeniyle acil durum alarmına dönüştüğün, genleşmiş savunma hallerine tahammül edemiyorum. Zaten biliyorsun.

- Basit, sıradan biriyim ben! Seni anlayamıyorum, sadece   gözümün önünde dursan ve hep orada olacağından emin olsam?

Sırf sen istiyorsun diye, bir anarşist nasıl bir vitrin dekoruna dönüşür? Ben böyle bir yöntem bilmiyorum.

   – Uzun vadeli bir şey değil ki istediğim.

Varlığımın daima kıymetsiz olduğunu söylüyorsun. Senin için seçilmiş biri miyim yoksa geçici manzaraların için atanmış geçici bir imaj mıyım, bilemedim.

  – C: Hiçbiri

Cevap bu değil. İletmesi benden, işine yarar, yaramaz.

 – Nedir ki?

– Alooooo
- Alooooooo bir arkadaş aramıyorum!

Peki, sonra ne olacak? Birbirimizi planlanmamış bir öğle üzeri, sözleşmeden bulup, düşüncelerimizle yeniden sevişebilecek miyiz?

– Bununla da yetinebilirim ama daha fazlasını istiyorum.

Düşünceden başka bir şey yok burada. Boşuna uğraşıyorum.

– Öyleyse nasıl oluyor bu, sol kalçanın boşlukları hâlâ çok sıcak belleğimde? Çocukluğuna dokunmadan, iç dünyana girmek istiyorum.

Ben bir zaman savurganıyım. Bu yüzden hiç yaşlanamıyorum. Oysa sen zamanı kullanma konusunda çok disiplinlisin. Aslında aynı yaştayız ama sen hep önden yürüdüğün için arkana dönüp bakmayı unuttun. Ben hep oradaydım, eski bir kışlanın bir takım koridorlarında unutmuş olabilirsin beni, belki adım hep aynıydı, belki sarışındım o vakit… Ama şimdi yani o öğleden sonra arkada durmaktan sıkıldığım için senin yanına doğru attım adımlarımı. Sanki çok zaman geçmiş gibi aradan, beni daha önce bildiğini unutmuş buldum seni. Ben hep şimdiki zamandayım.

– Başa dönelim mi? Seni anlamıyorum.

Asansörde tanıdık tanımadık herkese merhaba, günaydın, neşeli günler demek istiyorum. Bana ilkin bön gözlerle bakacaklar biliyorum, önemli değil, karşı ofisteki dedikoducuları, üst kattaki gürültücüleri, çaylarımızı usanmadan getirip götüren çaycıyı ve kucağında durmadan zırıldayan çocuğu bile sen gibi görüyorum. Tüm neşeli ünlemelerimin sebebi sensin.

– Sizin apartmanda asansör yok ki?!.

!!! Konu o değil zaten!

– Konu neydi?

Arsız duygularımı terbiye etmeni istiyorum. Bu kadar uğraştın, didindin, yinede seni her görüşümde “parmağımı uzatıp aaa bak” aaşık olduğum kişi diye işaret ediyorum kendime. Hepsini içimden yapıyorum, her şeyi içimden hissediyorum. Böyleyim ben, bu durum seni çok mutsuz mu ediyor? ( “mu” orada kullanılmaz, öyle çarpık cümle kurulmaz filan falan ) Beni yanlış anladın, sana biçilmiş bir görev yok bu hikayede.

– Peki söyle o zaman ne istiyorsun benden? Hadi hadi söyle, bu kadar güzel çırpındın madem, söyleee?

Hep orda olmanı istiyorum. Gerideyken, yanına geldiğimde, yanından geçip gittiğimde, arkama dönüp baktığımda. Aynı zamanda “yazdıklarının hiç birini okumadım. Özellikle kişisel gelişim hakkında yazdıkların beni hayli kaşındırıyor.”  Yine de hiç kaybolma istiyorum.

– Bu kadarcık mı?

Biraz vakit alabilir benim için ama ben yaş alana kadar beni öylece kendi geçmiş zamanında beklemeni istiyorum. Sonra ben senin şimdiki zamanına ulaştığımda, zamanlarımızı birbirimize eşitleyebiliriz. O zaman hiç kimseden korkmadan sevişebiliriz.

– Çok yoruldum, konuşmaya yetecek kadar nefesim yok! Bu kadar gerçekçi yazılmış hayat düşlerine düşüp kaybolmaktan korkuyorum.

“ Don’t be interesting, be interested “ Çok önemli bir ders anlattığımı düşündürecek şeyler değil yazdıklarım. Hobilerimin hiç biri süs olsun diye yazılmadılar alt satırlara. “Hayattan kaçmak için uzun yıllar okudum” da diyemem ama tek renkli taklidi yapamayacak kadar rengarenk beceriksizliklere sahibim. Her şeyden birazcık biliyorum diye de tutkularımın eksik olduğuna hükmetmen çok aciz bir durum.

– O vakit ben ayrılıyorum bu hikayemsi şeyden.

Çok rica ederim, ağlamaklı gibi duran naif konuşmalarıma alınma.

– Tercih ettiğin her şey senindir.

Herkesin her şeyi bildiği bir dünyada tek bildiğim benim ne biliyor olduğum. Hiç iç açıcı gelmedim sana, umurumda değil, kendi duygusallığımın içine düşmüş çırpınıyorum di-

– Açıklama yapmak zorundaymışsın gibi davranma.

Şunu ifade etmek istiyorum, gelenekselleşemiyorum. Duygusal bir takım şeylerin seri üretilebilirliğini çok evvel ıskalamışım. Belki tâ doğmadan evvel ardına düşmüş olabilirim, senin adımlarının sessiz tak tukları kulaklarımın ucundan tutup sana çekiştirmiş olabilir beni.

– Demiştim sana basit biriyim diye ancak sahanda yumurta nasıl yapılır onu bilirim.

- “Memleketimde İstanbul sınırlarından çıktıktan sonra nereye gidersen git bir sahanda yumurtayı, bırak onu bir Türk Kahvesini bile ortalama olarak içecek yer yok. Çok üzülüyorum. Ben farklılıklar, zenginlikler istiyorum ama bulamadığım yerde bir alt kalite olsun bâri.” Sen benim bulabildiğim en üst düzeye ulaşabilmiş tek alt kaliteli bir sahanda yumurtasın, duymak istediğin buysa eğer…

– Eee ööö hh, peki benim için ne var?

Bu poza gerek yok. Burada biz bizeyiz, birbirimizi çok iyi biliyoruz, bunca baskıcı ortama rağmen, duygusal zenginliklerim arasında olanca güzelliğe sahip bir sahanda yumurta kıvamına gelebildin ama yinede en küçük bir fırsat eline geçtiğinde antrikota bağlıyorsun. Bilmeni isterim ben standart bir ansiklopedik menünün, ucuz tatlı seçeneği değilim. İyisi mi sen mönü kullanma.

– Ben zaten yalnız yemek yeme konusunda iyiyimdir. Ayrıca bu bir varoluş meselesi; “çok dinamik bir konu; birey tohumlarım nerde diyecek, onların hepsi alttan disipline olarak gelecek.”

Bu disipline etme konusundan muaf olmanı, tüm tohumların hepsinden çok uzaklara düşmeni istiyorum.

– Hatırlarsan biz bir tiyatronun içinde değiliz, oynamıyoruz, yalnızca arada sırada görev verilenlerden biri olabiliriz.

      Öyleyse bu görevden tasfiye olmamızı istiyorum. Benim tarafımdan yazılmış bir oyunda sadece senin payına düşen sahnenin tek kadrolusu olmak istiyorum. Yalnızca ben!

– Bu fazla kalabalık oldu.

Eğer senin için yirmi kişilik bir şişkinlik yarattıysam bütçemi açlık sınırına çekebilirim.

– Amatör bir takım hissiyatlar için göstermiş olduğun bu çabaları takdir ediyorum ancak bir oyun için hiç bütçemiz yoktur.

Bu sözlerin hiç biri sana değil, sen dilersen bu hayal kırıklığıyla dolu akılsızca söylenmiş şeyleri üzerine alınabilirsin, dilersen yalnız senin için yazılmış farzet. Benim sözüm ülkenin dört bir yanındaki halk sevici siyasilere, büyük halk meclislerinde pişpirik oynayıp okeye dördüncü olmak için çırpınan, bir takım süslü büroların çeşitli koltuklarını durmaksızın soldan sağa veya sağdan sola çevirip duran bir takım atanmış beyaz yakalılara. Dilerse sülfür bakanı Verkultur Güneyi'de üzerine alınabilir. Bilinsin isterim, duygularıma paha biçilemez, bu nedenle henüz bir alıcısı çıkmamıştır ki senden başkası talip olmasın isterim.

– Israrla bu hikayenin özneliğinden istifa etmek istediğimi bildiririm.

Yanılıyorsun, etrafında dönüp durduğum konunun öznel hiçbir tarafı olmamasına rağmen bir sahanda yumurtaya yaraşır şekilde nesnellikten kaçıyorsun. Normaldir, hâlâ tam kıvamını bulamadın. Bu halinle bile seni bandıra bandıra yiyebilirim.

– İlle de sevişelim diyorsun?

Senin için bir görev tanımı yapmamı bekliyorsun. “Ben dünya hakkında hissettiklerime, bu dünya ile birlikte dönen çarklara, dolaylı yaşanan aşklara, insana ve dünya imhacılarına, sevgiye, çiçeklere, börtü böceğe dair spesifik görüşümü anlatmak için bu metni araç olarak kullanıyorum. Belki sen bu metindeki tek nesnesin…

– Çok bahsettin canım çekti, ben mutfağa gidiyorum, sahana birkaç yumurta kırıp yemeye.

( NOT: Bu deneme yazısında geçen cümlelerin bir kısmı Okan Bayülgen'nin 15 Mayıs 2012 -Çarşamba tarihli programında konukları ile birlikte yaptığı konuşmalardan cımbızlanmış ve o esnada yazılan bu yazıya, bir yazma alıştırması yapmak adına eklenmiştir. ) 190


10 Mayıs 2012 Perşembe

KARŞI YAKA MEMLEKET VE ORHAN VELİ'NİN KEDİLERİ

"Tek boyutlu bir tarih eğitiminden geçen insanımız, belki de en çok yakın geçmişimize uzak"
                             Karşı Yaka Memleket - Kemal Anadol

Büyüdükçe daha çok isyankar oluyor insan. Bir yanımla kendi başımıza, savrularak büyütülmüşlüğümüze kızarken diğer yanımla neden bu kadar sahipsiz bir millet olduk, nasıl sahipsiz ferdler haline geldik diye anlamaya çalıştım. Okul kitaplarındaki tek düze tarihin sıkıcılığından sıyrılıp eski yaşamların tanıklığında daha derinlere indiğimde milletimizin zihninde özenle soyutlaştırılan tarihimiz ete kemiğe bürünmeye başlıyor.
Kemal Anadol'un kaleminden çıkmış Karşı Yaka Memleket yakın geçmişe tanıklık eden böyle bir kitap. Adı bile hasret kokuyor, daha kitabın başlığından bir gurbet tınısı bulaşıyor merakınıza. Kötü bir tarih öğrencisiyim ve hâlâ öğreniyorum.

Orhan Veli Kanık en sevdiğim şairlerdendir. Ben O'nun kendi kendine anılarını anlatırmış gibi yazışına ve şiirlerindeki dev hikayeleri minik kıtalarla anlatışına vurulmuştum. Sonraları başka şairlerde sevdim ama O.V.K. benim ilk göz ağrım. Kedileri konuşturduğu şiirleri en sevdiklerimdendir. Sokak kedisi ile ciğercinin kedisini konuşturur şiirlerinde. Buraya tekrar zevkle yazacağım;

KUYRUKLU ŞİİR

Uyuşamayız, yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;
Senin yiyeceğin, kalaylı kapta;
Benimki aslan ağzında;
Sen aşk rüyası görürsün, ben kemik.

Ama seninki de kolay değil, kardeşim;
Kolay değil hani,
böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.
                                                  (Yaprak,15.12.1949.)

1950'li yıllar. Memleket yine başına örülmüş bir örümcek ağının içinde debelenir, insanlar sağcısın, solcusun, komünistsin, faşistsin diye gruplaştırılarak nice aydınlarımız, gençlerimiz, geleceğe umutla yayılması gereken ışıklarımız yitirilir. Öğreniyorum ki; bunlardan biri de Kırklareli sınırında öldürülen Sabahattin Ali'dir... Ortam karışık, kafalar dahada karışık, kim neyin suçlusudur bilinmezken, her geçen gün faili meçhul! cinayet ve eylemler ile memleket yangın yerine döner. 6 Ocak 1948 tarihinde TBMM'ne verilen soru önergesi ile son 5 yıl içinde resmi ve özel dairelerde çıkan yangınların soruşturulması istenir, iddialar kanıtlanamasa da konu hakkında gazetelere demeçler verilir, ellerinde deliller olduğu öne sürülerek tüm yangınlardan komünistlerin sorumlu olduğu iddia edilir. Kimsenin sesini çıkartamadığı bu kaos günlerinde, ses politikacılardan değil ozanlardan gelir, Orhan Veli yazdığı şiirle yeni komünist avcılarıyla dalga geçer:

CEVAP

-Ciğercinin kedisinden sokak kedisine -

Açlıktan bahsediyorsun;
Demek ki sen komünistsin.
Demek bütün binaları yakan sensin.
İstanbul'dakileri sen,
Ankara'dakileri sen...
Sen ne domuzsun, sen!
                                        (Yaprak,15.1.1950)
(Alıntı; O.V.K.Bütün Şiirleri - Yapı Kredi Yayınları)

...


Tabi ki kitap o dönemin solcu düşünürlerinin karşılaştığı ötekileştirmeyi anlatıyor. Günümüzde milliyetçilik, barış, özgürlük, demokrasi vb kavramlar gibi "solculuk" kavramıda siyasi alandaki geçerli anlamını yitirmiş ve bana kalırsa yozlaştırılmıştır. Kitabı okurken; Kemal Anadol'un kalemiyle yakından tanıma fırsatı bulduğumuz dönemin aydınları nasıl bir sol düşüncesini taşıdılar, nasıl bir antisol düşüncesinin kurbanları oldular. Kitabın kahramanları; sonradan "Türkiyeli Üçüzler" olarak anılacak olan Fahri Erdinç, Ziya Yamaç ve Tuğrul Deliorman ile birlikte Anadolu'nun fakir köy okulunda genç bir ilkokul öğretmeninin mücadelesini, şairliği, yazarlığı, kendi ülkende ve yaban ellerde garipliği okuyacaksınız. Tarihi roman sevenler ve yakın tarihe farklı pencerelerden bakmak isteyenler için serin bir roman...

Tekrar kedilere dönecek olursak, çocukluğumda bir oyuncak bebek gibi koynumda taşıdığım kedilerim vardı. Şimdilik bir kedi besleme imkanım yok ama onlara hala bayılıyorum. Usta şair Orhan Veli'nin kedileri konuşturarak yazdığı şiirler kalbimin baş ucunda. Yalnızca kedilere dair bir yazı yazmak isterim, şimdilik bu içinden kedi geçen bir yazı olsun.  Kuyruklu şiirin hikayesiyle ilgili araştırma yaparken ustaya adanmış bir site çıktı karşıma. Yazıların hepsi tantuni, baklava, börek tadında, okuması çok güzel. Kediliside burada, www.orhanveli.net/kaniksadigimbiri/sarikedimirnav.html Bunu okuduktan sonra benim satırlarım çok yavan kalacaktır, artık kusura bakma.



11 Nisan 2012 Çarşamba

Ne düşünüyorsun

diye soruyor arada feysbuk, ne düşünüyorum; Bu dokunmatik ekranı olan aletlerle milyonlarca insanın parmak izi ve kimlik bilgileri ruhları duymadan kaydedilebilir. Olmaması için bir neden yok...Bunun yanında telefonlarınızın dinlenmesi çok da önemli değil gibi duruyor...Şu dünyanın haline bak...Ne yaparsan yap çemberin dışında kalamıyorsun. Yeni teknolojiler sayesinde bu yaşamda var olduğumuz sürece herşeyimizin talan edileceği garanti. Okan'da salı gecesi yayınlanan programında; şehirden teknolojiden uzakta kalan nehirde balık tutan adamın kendini sadece pasifize ettiğini söyledi. Sen kendini pasifize etmezsen sistem seni pasifize ediyor. Şu paranın kral olduğu hayatta senin daire sahibi olman için çabalayan bir ailen yoksa sen hayat boyu altında oturduğun damın kirasını ödemek için çalışmak zorunda kalmayacak mısın? Yoo ben elime yamru yumru, ağaç dalından yontulmuş uzun bir baston alıp ipek yolu boyunca volta atmak istiyorum. Söyler misin ödenmesi gereken sağlık sigortası bedeli (bu işsizliğimde bide bu çıktı başıma), burs, kurs, kira, yol giderleri, internet ve onun bağlı olduğu telefon faturası ve bunun gibi küççücük şeylerin parasını kazanmak zorunda olmanın dışında ne beni engelleyebilir! Ben bu yaşamı nasıl sömüreceğim arkadaş, nereye varacak bunun sonu. ÖÖF BEEH

9 Nisan 2012 Pazartesi

Anne mobbingi


Meral Okay'ın ölüm haberi haftanın ilk günü bomba gibi düştü gündeme. Böyle yetenekli, sevgiyi, aşkı kendine özgü güzellikte anlatabilen nadir insanların gidişi gerçekten acı veriyor. Bugün ilk defa eşinin ardından ona olan aşkına dair yazdıklarını okudum. Anlattıkları hayatta bir kez söylenebilecek şeyler. "Aşk bir sızma halidir" demiş Meral Okay, tıpkı televizyon denen o küçük kara kutudan bizim hayatlarımıza sızması gibi. Hikayelerinde insana dair anlattıkları ile içinde yaşadığı toplumla nasıl güzel bağlar kurmuş, bizi bize anlatmış. Meral Okay gibiler bir kere girdi mi o kara kutuya bir daha çıkamaz, çok uzunca yaşasaydı bile bizim için gidişi hep erken olurdu. Her güzel şeyin bir başlangıcı vardır. O'da bize güzel başlangıçlar bıraktı. İyi yolculuklar usta...


Çok sigara içermiş en son ince uzun purolardan içtiğini okudum. Bazen sevdiklerimizin kalbini kırmak uğruna kötü alışkanlıklarını terketmeleri için ciddi baskı uygulamalıyız diye düşünüyorum. Belki sigara her zaman birinci neden değildir ama büyük bir tetikleyici olduğu kesin. Whitney Houston gibi dev bir yetenekde bağımlılığı yüzünden öldüğünde yine aynı şeyi düşünmüştüm. Bana kalırsa birileri bu işi görev edinip zorla bu insanların kendilerini tüketmelerine mani olmalı hatta böyle kamuya mâl olmuş dev sanatçılar için özel mobbing uygulayanlar, kamusal kurumlar filan olmalı. Bende bir ara bu sigara denen çubuğu tüttürmüştüm. Annem bu duruma her zaman ve her koşulda, yılmadan çok aşırı tepkiler vermiştir. Ben inatla kaçak göçek sigara içmeye direnip; yeter artık bil anne ben sigara içiyorum al gör dediğimde ve bunu her söylediğimde bile O'da inatla elimde her sigarayı görüşünde sanki beni ilk defa öyle görüyormuş gibi hayretler içinde kalıp, beni daima sigaraya özenen 10 yaşındaki bir çocuk gibi azarlıyordu. Bu şekilde davrandığı için sigarayı hep gizli saklı içmek zorunda kaldım ve her içişimde annem aklıma geldiği için vicdan azabı çektim. Gecenin kör karanlığında bile bir kaç saat önce evin taaa öbür ucunda balkon camından dışarı sarkarak tüttürdüğüm çubuğun kokusunu alıp, gelip hesap sormayı hiç ihmal etmezdi. Öyle güçlü koku alıyor ki o da ayrı bir yazı konusu olur. Ama bu güçlü anne mobingi için minnettarım. İyi ki böyle davranmış, iyi ki abartmış, zorlamış, vicdan yapmış. Sigara içmekte bir özgürlük evet ama sevdiklerimizin bunun karşısında verdiği tepkiye sahip olabilmekte büyük ayrıcalık. O yüzden siz siz olun daima sevdiklerinizin zararlı alışkanlıklarının karşısında olun.




Yazıyı ustanın sözüyle sonlandırmak istiyorum. "Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden 'biz' olma halidir" Meral Okay



Büyükanneler hakkında


"Bugün dünyada en iyi iletişim yolu nedir? Televizyon? Hayır. Telgraf? Hayır. Telefon? Hayır? Bir kadına anlatın..."

Sosyal paylaşım ortamlarında karşılaşabileceğiniz türden bir kısa sunumu buraya aktarmak istiyorum. Çünkü hikayesi her yerde karşılaşabileceğiniz türden değil. Hepimizin hayata, başarılı olmaya, sevmeye, değer vermeye ait edindiğimiz tonlarca güzel tecrübe var ve hepimiz herşeyi ne kadar da iyi biliyoruz. Evet bu doğru.
Ama unuttuğumuz bir şey var, insan unutur. Doğamız böyle, yoksa yaşamımızda yeni heyecanlara sahip olamazdık, bu iyi bir şey. Fakat bazı şeyleri düzenli olarak kendimize hatırlatmamız gerekiyor. Bir gün bu videoda anlatıldığı gibi muhteşem bir tecrübeye sahip olmayı diliyorum.

Bu video büyükanneler hakkında.

" Önce sizi umursamazlar
Sonra size gülerler
Sonra savaş açarlar
Sonra siz kazanırsınız..."   Mahatma Gandhi

Bir yalınayaklar hareketinden öğrenilenler. (TED'e ve bu vidyoyu hazırlayanlara teşekkürler)






8 Nisan 2012 Pazar

...

FAYDASI %100 BİLE OLSA EĞER İNSANLARA ÜCRETSİZ BİR HİZMET SUNUYORSAN İTİBARI ÖDENMEYEN BEDELİ KADAR OLUYOR YANİ SIFIR.

5 Nisan 2012 Perşembe

Madde 595:

"Tarih bir tahrifden ibarettir. Tarih, geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir; ama görülürken değil.

"Madde 595: Çare yok dünyadan gideyim gayrı

Çare...................bulunacaktır "

                                 Oğuz Atay - Tutunamayanlar

Sayfa 246'dan sonraki boşlukta yine sen geldin aklıma. Seni hatırlamak için hiç bir boşluğu ıskalamıyorum desem yeridir. Bu kitap boşluğunda da seni hatırlamışken, kursa gitmek üzere bindiğim minibüs o esnada Çalışlar Caddesi'nden geçiyorken, kulaklığımdan içime bu şarkı doluyordu; "git gideceksen bekleme farklı değilsin sende..."

Hemen ardından atomların harika dünyası'na ait bir parça başladı. "Dur gitme, beni böyle öldürme, sus dinle, şehir çok sessiz bu gece, sonunda anladım..." hiç kimse benim yalnızlığımı alıp götüremedi boşluklarımdan. Ben, işte ben ve öyle neşeli, canlı, hayat dolu boşluklarım.

Öyle
Beklentilerimiz var
Başkalarının beklentilerini bekleyemeyiz
Ömür çok dar

Günün şarkısı bu değil ama, doğum günü hediyesi olarak
sen istemesende seni öpmek isterdim. Ama nasılsa sen yoksun, o zaman bu şarkı senin için Genç Osman... Yazının son şarkısı olarak ise biliyorum genç biri için "yaşlı bir şarkı" hem yaz geliyor, hava günlük güneşlik ve neşeli. İstemezsen dinlemeyiver. Goodby blue sky


2 Nisan 2012 Pazartesi

dutlu kurbağalı tuzlu sulu yazı










dutu dalından yemeyi severim
çalıntı bir yaz günüydü
en son yediğim dutları
tuzlu eller tutuşturuvermişlerdi
dudaklarımın ucuna
henüz tam olmamışlardı ama
yediğim en güzel dutlardı
hâlâ
üzerine başka bir dut yemek istemem

                         &











Öptüğüm bütün adamlar kurbağaya dönüştüler.

                         &

Uzaktan Sinderalla gibiyim
Yaklaşınca bulaşıkçı kadına dönüşüyorum
Uzaktan sevmeyi seviyorum

                         &

İçinden deniz geçen adamı görürsen O'na de ki
Bir daha görüşemeyeceğiz mâdem
Bâri bir tutam tuz göndersin
Salatalarım için


Soru neydi?


Burs parası almak için İstanbul Büyük Şehir belediyesinin Fatih Unkapanı'ndaki eski binasının önünde dizilmişiz. Her tarafımızdan öğrencilik akıyor, haliyle fakiriz. Aş evi kuyruğu gibi upuzun bir sıra caddelere kadar aşmış. Önümde ve arkamda benimle beraber bekleyen öğrencicikler var, hiç birini tanımıyorum. Arada da birileri gelip gidip arabasını durdurup "bu ne sırası bu" diye soruyorlar, burada ne bekliyorsunuz, ne kadar dingilsiniz filan der gibi. Gayet keyifliyim oysa, her soruya içimden sessizce komik cevaplar veriyorum, kendi kendime geyik yapıyorum ve karnımla ben gülüyoruz çaktırmadan. Derken bir normal yurdum ev kadını takmış eline çocuğunu yanımızdan geçerken birden yine benim yanımda duruverdi ( upuzun kuyrukta hep de benim dibime gelip soruyorlar, sanki üzerimizde danışma yazıyor anacım ), "bu ne kuyruğu" diye sordu yanıma sokulup. Bir kaç saniye bekledim başkası cevap versin diye, öyle bir baktı ki suratıma nolur cevap ver der gibi, ı a enhhh peki peki dedim içimden ne olacak "ekmek kuyruğu" Sonrada hafiften güldüm mü karnım mıydı yoksa o. Hatırlamıyorum. Kadın birden küstü bana, dudakları aşağı düştü, onla alay ettiğimi sandı. ( ben kendimle alay etmiştim aslında ) Kırgın ve kırılgan bir sesle "ben bilmem neyi arıyordum onun için şey etmiştim" dedi. Ahhh boş boğaz dedim kendime naaptın tutamadın çeneni, sanki kadına dayak atmışım gibi hissettim, vicdan azabı çekmeye başladım. Sıradaki tanımadığım ötekiler hemen gerekli açıklamayı yaptıktan sonra bana bön gözlerle "pis, terbiyesiz, kafadan kontak" bakışı attılar.