28 Haziran 2012 Perşembe

Baba! beni on8'e gönder



Fonda Nil müziği çalıyor; "ben daha onsekizim ya hepsi yada hiçbiriyim." "Kızımmm" diye seslendi annem, "kak hazırlan hadi misafirler gelecek." Oğff bu sıcakta misafir mi olurmuş! Otobüs çok kalabalık, havasız ve sıcak, sonunda otobüs ahalisinden sıyrılarak boşalan bir yere oturabildim. Otururken kazara göz göze geldiğim yanımda ki yaşlı bayana belli belirsiz tebessüm ettim. "Ah çok sıcak yavrum, ben emekliyim de" dedi, iştahla ağzını şapırdatarak. İneceğim durağa daha onsekiz durak var diye düşünerek tebessümümü daha belirsiz hale getirdim, "sende mi öğrencisin kızım" dedi. "Yoksa sizde mi?" dedim , ineceğim durağa biran önce ulaşmayı dileyerek onsekizden geriye saymaya başlamıştım, "yok ben on8 emeklisiyim yavrumm, bir oğlum bir kızım var, ikiside çok güzel insanlardır sizden güzel olmasınh" dedi gururla kıvrılarak, "kızım Sekiz üniversiteyi henüz, daha şimdi kazandı, tamda mühendis oğlum "On"un yeni işini kutluyorduk ikisi üst üste gelince çok mutlu olduk" diye anlatmaya başladı kondura kondura, "ah şimdiki gençler çok şanslı bizim zamanımızda okula gitmek bile bir mucizeyken şimdi öylemi, her imkan önlerine onsekizer onsekizer sunuluyor, yeter ki okusunnlar, vatana millete faydalı olsunlarr, evlerini yuvalarını kursunlarr diye asansörlü yeni sitemizin onsekizinci katında dairelerini bile şimmdiden hazır ettik tek onlar sadece istikballerini düşünsünler," derince bir nefes aldıktan sonra " ahhh, biz kökleri taa onsekizinci yüzyıla dayanan çok eski bir aileyizdir yavrumm, misal bende beyimde onsekizer kardeşiz ama hepimiz okuduk, ailelerimiz yüksek eğitime çok önem verirdi, babamcıım inatla her birimizin en az onsekizer yıl okumamıza çokk özen göstermişti, daima bizlere kol kanat germişlerdi, büyüklerimizden böyle gördük yavrumm, evlatlarımızda bizim izimizden gidiyor kızımda şimdi onsekiz yaşında falan filan feşmekan onsekiz de onsekiz..."  Sanki içine düştüğüm bu dev saç kutunun hacmi ağır ağır daralıyordu, sabret dedim kendime bugün vermen gereken sınav bu, küçüklerine sevgili büyüklerine sabırlı davranmak, teyzem çalıştır tuşunda takılı kalmıştı tam onsekiz dakikadır durmaksızın konuşuyordu, O gelmişini geçmişini azimle bana aktarmaya uğraşırken belki susar diye umut ederek çantamdan bir süredir ON8 Kitap sitesinden takip edip aldığım yeni kitabım 'Tam On8'lik'i çıkardım. Kitabın tüm geliri daha onsekiz olmamış yetenekli yeni yetmelerin yetiştirileceği bir yazarlık okuluna bağışlanacakmış.
Özellikle kitabın kapak tasarımıyla çok ilgilenmiştim. Kitabı incelemeye başlamadan önce kaç durak kaldı diye bakmak için başımı yukarı kaldırmıştım ki "...ahhh" dedi, "kitap okuyan gençleri görünce o kadar hoşuma gidiyor ki..." son beş durak kaldı, kitabı okumaktan umudu kestim bâri okuyor gibi görüneyim, "On'da kitabı hiç elinden düşürmez, çoğu zaman sabahlara kadar okur, onsekiz kütüphane dolusu kitap okudu desem yeridir, evimizdeki kitapların bazıları taa benim onsekizli yaşlarımdan kalma, sırf bu kitaplar için kütüphanemize onsekizinci rafı ekletmek zorunda kaldık, olsun olsun diymi yavrumm, ah lafa daldık ineceğimiz durağı kaçırmayalım..." Biz derken ?! Biz ayrı dünyaların insanlarıyız teyzee niye aynı durakta iniyoruz dememe kalmadı "hah" dedi "bir durak sonra iniyormuşuz." muşuz? Onsekiz durağında ineceek vaar diye bağırmasam şöför durmayı unutacaktı, durağa yanaşırken otobüsün içinden babamın beni beklemekte olduğunu gördüm, inerken hiç âdeti olmadığı halde kollarını bana doğru açarak geldiğini görünce, acaba bilmediğim güzel birşeyler mi oldu diye düşünürken beni es geçip otobüsten benimle birlikte inen çok konuşkan teyzeye kendine özgü heyecanlı vaveylasıyla "onsekiz teyzee" diyerek sarıldı, ardından uzun boylu tıfıl bir adamla birlikte bize yanaştı, "baba siz tanışıyor musunuz" diye sordum,"kızım sana anlattığım onsekiz teyzen bu" dedi, hadi ya ne zaman bahsetmişti ki? "Oh bu hanım kız senin miydiiiii" dedi koca pörtlek gözlerini bana doğru yuvarlayarak, indiğimiz esnada içine biraz nefes çekebilmiş olacak ki aynı aralıksız heyecanla konuşmasını sürdürdü, "ahhh kızım daha baban onsekiz aylıkken benim elime verdiler O'nu, sende Sekiz annene benziyorsun, aslında görür görmez anlamalıydım, bu da benim mühendis oğlum On" diye arkada ki tıfılı gösterdi...Tıfıl suratını kaplayan kara kalın dudaklarını sıkıca büzerek bana "merhaba, ben O'yum" dedi, bunu söylerken dişleri âdeta bana doğru şapkadan çıkan tavşan gibi fırlayıverdikten sonra çarçabuk ortalıktan yok oldular. Hönk!, kim bu ilginç adam hiç on8'e benzemiyor!  "Sekizcim" dedi babam "üniversiteden mezun olalı onsekiz ay oldu yaptığın işlerin onundan sekizinin yeteneklerinle alakası yok, hâla eğitimine uygun helalinden bir iş bulamadın, On yüksek mühendis, hem onsekizinci katta çalışıyor hemde işyeri bizim onsekize çok yakın, görünen o ki sen bu Sekiz halinle bir halt edemeyeceksin, On'da sekizi çok iyi bilen birini arıyor, birlikte çalışırsanız ikiniz onsekiz eder güzel bir takım olursunuz?" Hayır bu O değil ki!!! Beynime güneş geçtiğine  hükmettim, onsekiz dakkadır babam ve ilk defa gördüğüm bu insanlar tarafından bana garip garip şeyler söyleniyordu, panik panik panikleme dedim, içinden sakince onsekize kadar sayyy..."Ben" dedim, "ben, belki bugüne kadar bir onsekiz olamamışsamda, küçük harflerin toy çalışkanlıklarında onsekizlerce basamak atladım, bana onsekiz yıllardır hayat üç yuvarlak bir yarım daireden ibaret demişlerdi oysa ben her hamlede bir onsekiz yuvarlağından başka bir onsekiz yuvarlağına koşturdum durdum, bir türlü onsekizi tamam edemediysemde vazgeçmedim, üşenmedim, taşlarımı buhranlarımın gölgesinde çizdiğim onsekiz kutucuklu seksekler üzerinde ustalıkla sektirdim, tüm hobilerim onsekiz haneli derken, tamda başka bir on8 rüyası görüyorken, şimdi tamda o rüyanın içindeyken sizde nerden çıktınız beeeh gulyabanilerr! dedim, Tıfıl bana yapışıp, beni sarsmaya, "ben O'yum" diye çınlamaya başladı. Çınlama "kızımm kızımm kızııııım" dedi, tamaam tamam dedim istiyorum, ben on8'e gitmek istiyorum, Baba! beni on8'e gönder?!.




26 Haziran 2012 Salı

Suyun hafızası ve dedemin nefesi


Etrafımda devasa göbekleri gövdelerinden büyük olan adamlar ellerinde hiç söndürmedikleri sigaralarıyla dolanıyorlar, o kadar kalabalıklar ki yaydıkları dumandan nefes alamıyorum, bu koca göbekli adamların misafirleri de kendilerine benziyor, elimdeki yelpazenin cılız rüzgarı ile kendime oksijen boşlukları yaratmaya çalışırken Burçin'nin gönderdiği yazıyı gördüm; 'Suyun Hafızası'. Evet daha öncede haberini duymuştum, (inanılır değil lakin konu böyle) Japon bilimadamları suya yazılı veya sözlü olarak aktarılan sözlerin sudaki molekülleri etkilediğini keşfediyormuş... Yazıda bahsettiğine göre; istenilen tüm olumlu düşünceler ve enerjiler suya odaklanarak yüklendiğinde veya suya yazılarak suya geçirildiğinde bu sayede tüm olumlu düşünce ve enerjiler, yüzde yetmişi su olan bedenimizde çalışmaya başlıyormuş... Bunları okurken ister istemez aklıma rahmetli dedem geldi. Dedem bizim mahallenin alaylı en "nefesi kuvvetli" adamıydı. Tabi öyle gel kısmet açayım, dur kocanı evine bağlayayım türünden değil. Bizim mahallede kaşı başı ağrıyan kendini halsiz hisseden ne kadar yaşlı başlı kadın var dedemin kapısını aşındırırdı, dedemde dua isteyen herkesin eline bir bardak su tutuşturup bir sürü dualar okuyup o suya üflerdi, bazende tabağa dolma kalemle Arapça duaları yazar sonra yine okuya okuya o tabağa su döker ve bunu okuduğu kişiye içirirdi. Dedemin en çok talep gören duası ise nazar duasıydı, zirâ mahallede ne kadar kocamış, şişko, çirkin kadın varsa hepsine sürekli nazar değiyordu. 


Çocukken insan her söylenene inanıyor. Çocuklar arasında dolanan pek çok gizemli efsane vardı, her yıl baharla birlikte mahallemizde çoğalan kurbağalara dokunursan veya yıldızları sayarsan ellerinde koca koca sihiller olacağına inanılırdı. Dedemin bunun içinde bir formülü vardı; benim ve pek çok çocuğun hatta yetişkin insanların bile bir türlü kurtulamadığı ve sürekli çoğalan bu et benimsi şeyler için yılın belli bir mevsiminde ( hep aynı mevsim olması gerekiyor, şimdi hatırlamadığım bir takvimi var), gül ağacından koparılmış taze bir dalı temizleyip ip gibi sara sara bir dua okur sonra da o dolanmış dalı, kuruyacağı bir yere, örneğin kömür sobasının borusuna bağlanan çamaşır demirine asardı. Gül dalı kurudukça sihillerde kaybolur gider en sonunda bu kurumuş dal sobada yakılarak imha edilirdi. Ben dahil bir çok kişinin bu sihillerden kurtulduğunu bilirim. Duanın saf gücü mü, inancın saf halimi, şimdinin pozitif enerjisi mi nedir bilmiyorum ama dedem üfledi ve oldu işte.



25 Haziran 2012 Pazartesi

bisikletli tüpçülü yazı





Kapıların kilitlenmeden gece yarılarına kadar oturulduğu zamanları ucundan yakalayabildim. Hem de İstanbul'da. O vakit bizim buralar para hırsı yüzünden Bayburt'lu mütahitler tarafından çirkin beton bloklarla katledilmemişti. Bahçeli evlerin sıra sıra dizilmesi yetmezmiş gibi bahçelerin dışında dahi tırmanabileceğimiz nice ağaçlar olurdu. Çamurlara bata çıka okula gider gelirdik. Önce o yollara mıcırlar döküldü. Bu mıcırlı yollarda düşe kalka, arkadaşlarımdan bir turluğuna ödünç aldığım bisikletleri sürmeye çalışarak bisiklet kullanmayı öğrenmiştim. Dizlerim bisiklete binmeye çalışırken edindiğim sevgili yara izleriyle doludur. Mahallenin en fikayalı bisikleti BMX idi, benim çocukluk rüyamdı. Büyüdükçe hayal ettiğim bisikletlerin markaları değişti ama bisiklet sevdam değişmedi. Günlerden bir gün yandaki cimriliği ile ünlü komşu amca dayanamayıp kendi deposunda çürümeye terk ettiği eski kontra bisikletini bana o zamanın parası yüz lira gibi cüzi bir paraya satmaya karar verdi, baktı ki onuda veremeyeceğim hibe etti. Bisikleti özenle kırmızıya boyadım, kuzenim Yunus abimin yardımıyla bir kaç yerden patlamış olan şambriyelini uzun emek isteyen işlemlerden sonra yamaladım, jantlarını tamir ettim, üzerine renkli yanar döner florasanlar ve bir korna taktım, bisikleti binilir hale getirdim. Yollar hala mıcırlıydı. İstanbul'da yapılan yol inşaatlarına sürekli yenileri eklendiği için sonunda bizim bahçenin duvarı her yıl asfaltlar atıla atıla yolla bir olmuştu. Artık bahçe kapısına ihtiyaç duymadan yoldan hoop atlayıp bizim bahçeye giriyorduk. Benim eski bisiklet artık kullanamayacağım hale geldiğinde onu kapıdan geçen bir hurdacıya satmıştım, az ötede başka bir çocuğun o bisikleti satın aldığını ilerleyen zamanlarda da bindiğini görecektim. O yıllara geldiğimizde mahallenin çehreside yerini hızlıca çirkin gri binalara bırakmaya başlamıştı, büyüyorduk ama kapıları kilitlemeden büyüyen bir çocuğun sahip olduğu güven duygusuyla, tehlikeleri bilmeden. Evimiz bahçenin kenarına kondurulmuş bir gecekonduydu ve ardına kadar dayalı kocaman bir kapısı vardı. Binalar ve etrafımızda tanımadığımız insanlar çoğalana kadar öyle kaldı. Annemler sabah erkenden işe giderlerken ben bütün gün evde tek başıma kalırdım. Yine öyle günlerin birinde kapının önünde acayip sapık tipli bir adam belirdi, kısa, sarı kirli yüzlü, üstü başı pejmürde, kapıya çıkıpta onu karşımda görünce bana bakıp gizemli bir şekilde "annen evde mi" diye sorunca tüm parçalar birleşmişti, bana kötü bir şey yapacaktı ve ağzımı yokluyordu! "Evde, bir dakika çağırıyım" dememle koca demir kapıyı gürültüyle ve olanca ağırlığıyla adamın suratına çarpmam bir olmuştu. Gerçekten çok korkmuştum! Korkum biraz geçtikten sonra kapının hemen yanındaki camı hafifçe aralayarak adama "niye sordunuz" dedim. Bana "korkma" dedi "ben tüpçüyüm." Meğer adam bizim mutfak tüplerini aldığımız tüpçüymüş, hani o vakitler ritimli kornalarıyla mahallelerde dolanan kamyonlarla evlere servis verenlerden. Az daha adamın suratı dağılacaktı...













Halkın sesi

.
.
.
Bilenler bilir. Yaşanmış bir toplu taşıma hikayesi, yıl 2012. Bir blogger gelecekle ilgili ön görüler geliştirebilen kişidir. Artık minibüslerde paso soruluyor... Sebebi ben değilimdir canım. )

Günaydın İstanbul kardeş diyen bir sesle yeni haftaya başladım. Havanın hafif esintisi yüzünden günün geri kalanıyla ilgili umutlu duygularla doluyum.

 Sabahın erken saatinde minibüs uzaktan yan yatmış geliyor, sola doğru düştü düşecek...Bu minibüsü yakalayamazsan arkadan gelenlere binilemez çünkü onların kapıları, bizim semtin rüzgar sörfçüleri tarafından, minibüsün kapı demirlerine sıkı sıkı iki kolları ile asılmak suretiyle tutulmuş oluyor. Off sabah minibüse binmek çin işkencesi gibi! Mecbur biniyorum. Dazlak şöför ben bindikten sonra ancak iki kişilik daha boşluk kalan minibüse on kişi daha aldı. Neredeyse tek ayak üstünde durduğum için arkama göbekli bir kadının denk gelmesine seviniyorum, şimdilik halimden memnunum ama sıcaktan ve minibüsteki diğer kıllıların yaymış olduğu buharlardan dolayı nefes almakta zorlandığım için sinir gazlarım yukarı doğru yükselmeye başlamış tam  gırtlağımın olduğu izaya gelmişti ki arkadan parayı uzatan bir ses; "bir öğrenci" dedi. Dumkof şöför, "elli kuruş daha göndersin, üniformalı olmayan adamdan öğrenci parası almıyoruz" dedi, pis, sahtekar, hırsız dermiş gibi bir ses tonuyla. Gırtlağıma kadar ulaşan sinir gazım sabah kalınlığında cızırtılı bir sesle pırtlayı verdi ağzımdan, " Ne olur alsanız" dedim, " illa üniformaya bağlıyorsunuz belli ki adam öğrenci yaşı küçük bir şey yapacaksınız bari tam yapın, ne o öyle, üniformalı üniformasız!" Minibüstekilerin kısık gözleri açıldı birden, koltuklarında uyuklayanlar kulaklarını dikleştirerek konuya dikkat kesildiler. Dazlak kafadan çıkan ses; " biz napalım (laynlı ses tonuyla) birliğe gidin söyleyin karar onlardan çıkıyor" dedi. Dedim ki; "sana söylüyorum işte siz zaten aranızda toplanıp konuşuyorsunuz ya!" Güneş gözlüklerinden başka sadece koca keli görünen dumkof kafalı şöför; "koca adamlar biniyor ne bilelim öğrenci mi değil mi" diye kendini savundu. "O zaman paso sorun" dedim. Koca kel kafalı dumkof tipli denyo şöför sürekli yolcu alarak minibüsü konserve kutusuna yolcularıda sardalyaya çevirmenin vahşi kazanmışlığıyla iyice kabalaşarak; "Yav abla sabah sabah başka işin mi yok" dedi. Önümde iki büklüm, sıkıştığı köşeden açık camın kenarına tutunarak güç bela ayakta durmaya çalışan ben yaşlarda bir adam "heee" der gibi kafasını sallayarak, göbekli dumkof şöförü onayladı. "Ben" dedim "ben, halkın sesiyim, sessiz kalabalıkların çoğul sesi, bulanık zihinlerin netlik ayarı, hayata bir nebzede bu minibüsün kenarından tutunmaya çalışan, her daim varılması gereken noktaya istenilen saatte ulaşmaya çalışan birisinin savrulmuş zamanları yakalama aceleciliğinde yaşayan, koşturan, çabalayan, didinen ve en sonunda bu sola çeken minibüsün en kör noktasına konserve edilmiş olmanın isyanındayım uleynnn" dedim, içimden...

Alın size yeni bir İstanbul yazısı.

.
.
.



8 Haziran 2012 Cuma

Evet biraz büyüdüm ama "on8" gösteriyorum

Öncelikle şunu belirtmeliyim bu yazı Okan Bayülgen'e övgü yazısı değil. Kendi perspektifimden yaptığım bir tespiti yazmak istedim. Bir süredir bu gözlemimi yazmak istiyordum. Okan Bayülgen'in Tv8 ile başlayan yeni programlarını izlemeye başladığımdan beri bende oluşturduğu çağrışımlar başkalaşmaya başladı. Sanki kendi illimünatisini yaratmıştı, şimdi bunu apaçık bir şekilde sergiliyordu.

Hayatım boyunca teknolojik ve yeni olana en son sahip oldum, trendlerden, modadan bir haber, ruhumu tamamlayan salaş, dağınık kıyafetlerin içinde kendimi iyi hissederek yaşadım, çocukken anında ortalığa yayılıp popüler olan şarkılar bana geç ulaşırdı, mahallede, yan komşuda, ailede ne olmuş, en son ben öğrenirdim aradan uzun zaman geçtikten sonra. Televizyon Çocuğu diye bir programın varlığından ise program bittikten sonra falan haberim oldu. Hiç mi haberim olmadı, duymadım, bilmedim, etrafımdakiler konuşurken bu televizyonun asi çocuğuna onlardan aşina olmadım! Gerçekten hatırlamıyorum. Öncesinde de Gece Kuşu varmış. İlk Okan Bayülgen ile ilgili hatırladığım Cem Özer'le magazin programlarında karşılıklı göndermeler yaparak atışmalarıydı. Ben onu Zaga ile birlikte seyretmeye başladım. Bugünlerde 7'den 77'ye herkes ama en çokta gençler O'nu izliyor, O'nu seviyor, O istediği için bloglar açıyor, program konularını takip ediyor, araştırıyor, herkes gece kuşu oluyor...Hakkında bir sürü şey yazıldı, çizildi, yetenekleri, tarzı, zekası vb. Ben bu yazıda Okan Bayülgen'i farklı bir açıdan ele alacağım.

O hepimize ilham veriyor ama bana aynı zamanda başka bir şeyi hatırlatıyor. Benim çocukluk kahramanım Barış Manço ve tabi çağdaşlarımın. Çocukluğumun tek kanallı yıllarında televizyonun karşısında oturup heyecanla onun 7'den 77'ye insanlarla nasıl güzel konuştuğunu izlerken kendimi orada, sahnede olan çocuklardan biri olarak hayal ederdim. Tatlı sözünü sevdiğim o uzun saçlı, babacan adamın yanında olmayı hayal etmek, bir çocuk başka ne isterdi ki...Tabi ben biraz büyük kaçıyordum, boylu bir çocuk olduğum için yaşımı küçük gösterme imkanımda yoktu, kurtarmıyordu, onun yanındaki çocuklardan biri olmayı ıskalamıştım ama ziyanı yoktu, yani o vardı ve kalbinden yayılan sıcaklık ülkemdeki tüm çocuklara ulaşıyordu, bende o kalabalığın içindeydim. Anne ve babaların yaptıramadığı bir sürü şeyi bizden yapmamızı istemesi yeterliydi, zevkle fırçalarız dişlerimizi canım nolcak. Hiç bir şeyin fanatiği olmadım hayatımda, tarihleri, doğum günlerini hep unuturum, insanlara sevgimi ve ilgimi böyle belirli günlerin dışında göstermeyi daha gerçekçi bulurum. Lakin Barış Manço'nun gittiği günü 2 şubat tarihini hiç unutamam. Biz bilmeden öylesine bizim parçamız oluvermiş ki... Anneannemin ve dedemin ölümlerinde onların yakınındaydım ve çift basamaklı sayılarla yeni tanıştığım hayatımda, hatırladığım ilk ölüm deneyimleriydi, zamanlarını doğru düzgün hatırlayamam. Barış Manço'nun gittiği tarih bir mıh gibi çakılmış zihnime. Günlerce ağladım, o kadar çok ağladım ki, herkes gibi... Yakınlarım için bu kadar ağlamış mıydım? Çocuklarla yada ergenlerle kurulan ilişkiler, diğer arkadaşlık, ahbaplık, eş, akraba ilişkilerine benzemez. Onların kalbini kazanmak hem kolay hem zordur, çünkü sana çıkarsız yaklaşırlar ve ruhları henüz kirlenmemiş olduğu için sahte ile gerçek olanı olağan üstü bir kusursuzlukta ayırdederler. Sevgiye, sevgiyle karşılık verirler. İnsanları ele geçirmek istiyorsan (iyi veya kötü) kalplerini ele geçirmeden başaramazsın. Böyle Barış Manço'yla olduğu gibi plansız gelişen sevgiler paha biçilemez,  belki yüz yılda bulunamaz, milletçe bu şekilde sevilebilecek insanlar, her millete nasip olmaz. Barış Manço'nun bizim ülkemizde, bizim topraklarımızda var olmuş olmasından dolayı şanslı olduğumuza inanıyorum. Bizim 80 kuşağı ve onların aileleri O'nu ne kadar çok sevdiklerini gittiğini duydukları an anladılar. Bir kuşak O'nunla büyümüştük, bizi ciddiye alıyor, dinliyor, bizim yerimize ülkenin, dünyanın merak edilen köşelerinde insanlarla iletişim kuruyor, kendine özgü samimi beden diliyle bilgi ve sevgisini dünyaya akıtıyordu. 'Dünya insanı' sıfatı Barış Manço için söylenmiş gibi.

O'nun gidişi toplumda devasa bir boşluk yarattı. İnsanlar daima güven duyacakları, kendilerinde başarılarıyla ve samimi eylemleriyle hayata dair olumlu yansımalar yaratacak toplumun önünde olan nitelikli insanların varlığına ihtiyaç duyarlar. Şuan Türkiye'nin buna çok ihtiyacı var. Herkesin herkese benzediği, insanların meslekleri, takımları, tuttukları partileri, üzerinde yaşadığı il sınırları ve daha milyonlarca şeyle tanımlanarak standartlaştırılmaya uğraşıldığı bu genç toplumda, gençlerin kendilerini ciddiye alan, ciddi bir adama ihtiyaçları var. Okan Bayülgen bambaşka bir insan, belki Barış Manço ile aralarında ki tek ortak nokta aynı kutunun içinden bize ulaşmış olmalarıdır, bilemem ama Okan Bayülgen bende aynı Barış Manço'nun oluşturduğu hissiyatı oluşturuyor. Peki neden? Çünkü; ikiside insanlara değer veriyor, her ne yaparlarsa yapsınlar, eylemlerinin kaynağını oluşturan temel bu, insan sevgisi.  Adam olacak çocuklar büyüdüler, benim Barış Manço'yu hayranlıkla izleyişim gibi onlarda Okan Bayülgen'i öyle izliyor. Hepimiz O'na inandığımız için O'nu beğeniyoruz. Bu yüzden onun gibi yakışıklı eylemler içinde olmak istiyoruz. O'da gençlerin O'na olan inancı ile kendi tecrübesini birleştirerek ortaya bir "on8" projesi koydu. on8 kutusundan neler çıkacak gerçekten bende çok merak ediyorum, herkes gibi bende bu projeye dahil olmak ve on8 kutusunun arkasında koşturmak istiyorum. Evet biraz büyüdüm ama "on8" gösteriyorum ;)

...







16 Mayıs 2012 Çarşamba

SAHANDA YUMURTA

         

                    SAHANDA YUMURTA HALÜSİNASYONLARI




Hâlâ beni anlamaya çalışıyorsun, oysa böyle başlamamıştık. Anlaşılmaz diyaloglar, gereksiz felsefeler üzerine lak lak yapmaktı amaç. Demek bir arada olmuyormuş, ayrı dünyaların insanlarıyız, demiştim…
            
– Ben sadece küçük cümlelerin etrafında dolanabiliyorum, büyük laflar bekleme benden, bu konularda çok acemiyim.

Israr etme, yakınlarına gelemem, yakınlaşmalarımız nedeniyle acil durum alarmına dönüştüğün, genleşmiş savunma hallerine tahammül edemiyorum. Zaten biliyorsun.

- Basit, sıradan biriyim ben! Seni anlayamıyorum, sadece   gözümün önünde dursan ve hep orada olacağından emin olsam?

Sırf sen istiyorsun diye, bir anarşist nasıl bir vitrin dekoruna dönüşür? Ben böyle bir yöntem bilmiyorum.

   – Uzun vadeli bir şey değil ki istediğim.

Varlığımın daima kıymetsiz olduğunu söylüyorsun. Senin için seçilmiş biri miyim yoksa geçici manzaraların için atanmış geçici bir imaj mıyım, bilemedim.

  – C: Hiçbiri

Cevap bu değil. İletmesi benden, işine yarar, yaramaz.

 – Nedir ki?

– Alooooo
- Alooooooo bir arkadaş aramıyorum!

Peki, sonra ne olacak? Birbirimizi planlanmamış bir öğle üzeri, sözleşmeden bulup, düşüncelerimizle yeniden sevişebilecek miyiz?

– Bununla da yetinebilirim ama daha fazlasını istiyorum.

Düşünceden başka bir şey yok burada. Boşuna uğraşıyorum.

– Öyleyse nasıl oluyor bu, sol kalçanın boşlukları hâlâ çok sıcak belleğimde? Çocukluğuna dokunmadan, iç dünyana girmek istiyorum.

Ben bir zaman savurganıyım. Bu yüzden hiç yaşlanamıyorum. Oysa sen zamanı kullanma konusunda çok disiplinlisin. Aslında aynı yaştayız ama sen hep önden yürüdüğün için arkana dönüp bakmayı unuttun. Ben hep oradaydım, eski bir kışlanın bir takım koridorlarında unutmuş olabilirsin beni, belki adım hep aynıydı, belki sarışındım o vakit… Ama şimdi yani o öğleden sonra arkada durmaktan sıkıldığım için senin yanına doğru attım adımlarımı. Sanki çok zaman geçmiş gibi aradan, beni daha önce bildiğini unutmuş buldum seni. Ben hep şimdiki zamandayım.

– Başa dönelim mi? Seni anlamıyorum.

Asansörde tanıdık tanımadık herkese merhaba, günaydın, neşeli günler demek istiyorum. Bana ilkin bön gözlerle bakacaklar biliyorum, önemli değil, karşı ofisteki dedikoducuları, üst kattaki gürültücüleri, çaylarımızı usanmadan getirip götüren çaycıyı ve kucağında durmadan zırıldayan çocuğu bile sen gibi görüyorum. Tüm neşeli ünlemelerimin sebebi sensin.

– Sizin apartmanda asansör yok ki?!.

!!! Konu o değil zaten!

– Konu neydi?

Arsız duygularımı terbiye etmeni istiyorum. Bu kadar uğraştın, didindin, yinede seni her görüşümde “parmağımı uzatıp aaa bak” aaşık olduğum kişi diye işaret ediyorum kendime. Hepsini içimden yapıyorum, her şeyi içimden hissediyorum. Böyleyim ben, bu durum seni çok mutsuz mu ediyor? ( “mu” orada kullanılmaz, öyle çarpık cümle kurulmaz filan falan ) Beni yanlış anladın, sana biçilmiş bir görev yok bu hikayede.

– Peki söyle o zaman ne istiyorsun benden? Hadi hadi söyle, bu kadar güzel çırpındın madem, söyleee?

Hep orda olmanı istiyorum. Gerideyken, yanına geldiğimde, yanından geçip gittiğimde, arkama dönüp baktığımda. Aynı zamanda “yazdıklarının hiç birini okumadım. Özellikle kişisel gelişim hakkında yazdıkların beni hayli kaşındırıyor.”  Yine de hiç kaybolma istiyorum.

– Bu kadarcık mı?

Biraz vakit alabilir benim için ama ben yaş alana kadar beni öylece kendi geçmiş zamanında beklemeni istiyorum. Sonra ben senin şimdiki zamanına ulaştığımda, zamanlarımızı birbirimize eşitleyebiliriz. O zaman hiç kimseden korkmadan sevişebiliriz.

– Çok yoruldum, konuşmaya yetecek kadar nefesim yok! Bu kadar gerçekçi yazılmış hayat düşlerine düşüp kaybolmaktan korkuyorum.

“ Don’t be interesting, be interested “ Çok önemli bir ders anlattığımı düşündürecek şeyler değil yazdıklarım. Hobilerimin hiç biri süs olsun diye yazılmadılar alt satırlara. “Hayattan kaçmak için uzun yıllar okudum” da diyemem ama tek renkli taklidi yapamayacak kadar rengarenk beceriksizliklere sahibim. Her şeyden birazcık biliyorum diye de tutkularımın eksik olduğuna hükmetmen çok aciz bir durum.

– O vakit ben ayrılıyorum bu hikayemsi şeyden.

Çok rica ederim, ağlamaklı gibi duran naif konuşmalarıma alınma.

– Tercih ettiğin her şey senindir.

Herkesin her şeyi bildiği bir dünyada tek bildiğim benim ne biliyor olduğum. Hiç iç açıcı gelmedim sana, umurumda değil, kendi duygusallığımın içine düşmüş çırpınıyorum di-

– Açıklama yapmak zorundaymışsın gibi davranma.

Şunu ifade etmek istiyorum, gelenekselleşemiyorum. Duygusal bir takım şeylerin seri üretilebilirliğini çok evvel ıskalamışım. Belki tâ doğmadan evvel ardına düşmüş olabilirim, senin adımlarının sessiz tak tukları kulaklarımın ucundan tutup sana çekiştirmiş olabilir beni.

– Demiştim sana basit biriyim diye ancak sahanda yumurta nasıl yapılır onu bilirim.

- “Memleketimde İstanbul sınırlarından çıktıktan sonra nereye gidersen git bir sahanda yumurtayı, bırak onu bir Türk Kahvesini bile ortalama olarak içecek yer yok. Çok üzülüyorum. Ben farklılıklar, zenginlikler istiyorum ama bulamadığım yerde bir alt kalite olsun bâri.” Sen benim bulabildiğim en üst düzeye ulaşabilmiş tek alt kaliteli bir sahanda yumurtasın, duymak istediğin buysa eğer…

– Eee ööö hh, peki benim için ne var?

Bu poza gerek yok. Burada biz bizeyiz, birbirimizi çok iyi biliyoruz, bunca baskıcı ortama rağmen, duygusal zenginliklerim arasında olanca güzelliğe sahip bir sahanda yumurta kıvamına gelebildin ama yinede en küçük bir fırsat eline geçtiğinde antrikota bağlıyorsun. Bilmeni isterim ben standart bir ansiklopedik menünün, ucuz tatlı seçeneği değilim. İyisi mi sen mönü kullanma.

– Ben zaten yalnız yemek yeme konusunda iyiyimdir. Ayrıca bu bir varoluş meselesi; “çok dinamik bir konu; birey tohumlarım nerde diyecek, onların hepsi alttan disipline olarak gelecek.”

Bu disipline etme konusundan muaf olmanı, tüm tohumların hepsinden çok uzaklara düşmeni istiyorum.

– Hatırlarsan biz bir tiyatronun içinde değiliz, oynamıyoruz, yalnızca arada sırada görev verilenlerden biri olabiliriz.

      Öyleyse bu görevden tasfiye olmamızı istiyorum. Benim tarafımdan yazılmış bir oyunda sadece senin payına düşen sahnenin tek kadrolusu olmak istiyorum. Yalnızca ben!

– Bu fazla kalabalık oldu.

Eğer senin için yirmi kişilik bir şişkinlik yarattıysam bütçemi açlık sınırına çekebilirim.

– Amatör bir takım hissiyatlar için göstermiş olduğun bu çabaları takdir ediyorum ancak bir oyun için hiç bütçemiz yoktur.

Bu sözlerin hiç biri sana değil, sen dilersen bu hayal kırıklığıyla dolu akılsızca söylenmiş şeyleri üzerine alınabilirsin, dilersen yalnız senin için yazılmış farzet. Benim sözüm ülkenin dört bir yanındaki halk sevici siyasilere, büyük halk meclislerinde pişpirik oynayıp okeye dördüncü olmak için çırpınan, bir takım süslü büroların çeşitli koltuklarını durmaksızın soldan sağa veya sağdan sola çevirip duran bir takım atanmış beyaz yakalılara. Dilerse sülfür bakanı Verkultur Güneyi'de üzerine alınabilir. Bilinsin isterim, duygularıma paha biçilemez, bu nedenle henüz bir alıcısı çıkmamıştır ki senden başkası talip olmasın isterim.

– Israrla bu hikayenin özneliğinden istifa etmek istediğimi bildiririm.

Yanılıyorsun, etrafında dönüp durduğum konunun öznel hiçbir tarafı olmamasına rağmen bir sahanda yumurtaya yaraşır şekilde nesnellikten kaçıyorsun. Normaldir, hâlâ tam kıvamını bulamadın. Bu halinle bile seni bandıra bandıra yiyebilirim.

– İlle de sevişelim diyorsun?

Senin için bir görev tanımı yapmamı bekliyorsun. “Ben dünya hakkında hissettiklerime, bu dünya ile birlikte dönen çarklara, dolaylı yaşanan aşklara, insana ve dünya imhacılarına, sevgiye, çiçeklere, börtü böceğe dair spesifik görüşümü anlatmak için bu metni araç olarak kullanıyorum. Belki sen bu metindeki tek nesnesin…

– Çok bahsettin canım çekti, ben mutfağa gidiyorum, sahana birkaç yumurta kırıp yemeye.

( NOT: Bu deneme yazısında geçen cümlelerin bir kısmı Okan Bayülgen'nin 15 Mayıs 2012 -Çarşamba tarihli programında konukları ile birlikte yaptığı konuşmalardan cımbızlanmış ve o esnada yazılan bu yazıya, bir yazma alıştırması yapmak adına eklenmiştir. ) 190


10 Mayıs 2012 Perşembe

KARŞI YAKA MEMLEKET VE ORHAN VELİ'NİN KEDİLERİ

"Tek boyutlu bir tarih eğitiminden geçen insanımız, belki de en çok yakın geçmişimize uzak"
                             Karşı Yaka Memleket - Kemal Anadol

Büyüdükçe daha çok isyankar oluyor insan. Bir yanımla kendi başımıza, savrularak büyütülmüşlüğümüze kızarken diğer yanımla neden bu kadar sahipsiz bir millet olduk, nasıl sahipsiz ferdler haline geldik diye anlamaya çalıştım. Okul kitaplarındaki tek düze tarihin sıkıcılığından sıyrılıp eski yaşamların tanıklığında daha derinlere indiğimde milletimizin zihninde özenle soyutlaştırılan tarihimiz ete kemiğe bürünmeye başlıyor.
Kemal Anadol'un kaleminden çıkmış Karşı Yaka Memleket yakın geçmişe tanıklık eden böyle bir kitap. Adı bile hasret kokuyor, daha kitabın başlığından bir gurbet tınısı bulaşıyor merakınıza. Kötü bir tarih öğrencisiyim ve hâlâ öğreniyorum.

Orhan Veli Kanık en sevdiğim şairlerdendir. Ben O'nun kendi kendine anılarını anlatırmış gibi yazışına ve şiirlerindeki dev hikayeleri minik kıtalarla anlatışına vurulmuştum. Sonraları başka şairlerde sevdim ama O.V.K. benim ilk göz ağrım. Kedileri konuşturduğu şiirleri en sevdiklerimdendir. Sokak kedisi ile ciğercinin kedisini konuşturur şiirlerinde. Buraya tekrar zevkle yazacağım;

KUYRUKLU ŞİİR

Uyuşamayız, yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;
Senin yiyeceğin, kalaylı kapta;
Benimki aslan ağzında;
Sen aşk rüyası görürsün, ben kemik.

Ama seninki de kolay değil, kardeşim;
Kolay değil hani,
böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.
                                                  (Yaprak,15.12.1949.)

1950'li yıllar. Memleket yine başına örülmüş bir örümcek ağının içinde debelenir, insanlar sağcısın, solcusun, komünistsin, faşistsin diye gruplaştırılarak nice aydınlarımız, gençlerimiz, geleceğe umutla yayılması gereken ışıklarımız yitirilir. Öğreniyorum ki; bunlardan biri de Kırklareli sınırında öldürülen Sabahattin Ali'dir... Ortam karışık, kafalar dahada karışık, kim neyin suçlusudur bilinmezken, her geçen gün faili meçhul! cinayet ve eylemler ile memleket yangın yerine döner. 6 Ocak 1948 tarihinde TBMM'ne verilen soru önergesi ile son 5 yıl içinde resmi ve özel dairelerde çıkan yangınların soruşturulması istenir, iddialar kanıtlanamasa da konu hakkında gazetelere demeçler verilir, ellerinde deliller olduğu öne sürülerek tüm yangınlardan komünistlerin sorumlu olduğu iddia edilir. Kimsenin sesini çıkartamadığı bu kaos günlerinde, ses politikacılardan değil ozanlardan gelir, Orhan Veli yazdığı şiirle yeni komünist avcılarıyla dalga geçer:

CEVAP

-Ciğercinin kedisinden sokak kedisine -

Açlıktan bahsediyorsun;
Demek ki sen komünistsin.
Demek bütün binaları yakan sensin.
İstanbul'dakileri sen,
Ankara'dakileri sen...
Sen ne domuzsun, sen!
                                        (Yaprak,15.1.1950)
(Alıntı; O.V.K.Bütün Şiirleri - Yapı Kredi Yayınları)

...


Tabi ki kitap o dönemin solcu düşünürlerinin karşılaştığı ötekileştirmeyi anlatıyor. Günümüzde milliyetçilik, barış, özgürlük, demokrasi vb kavramlar gibi "solculuk" kavramıda siyasi alandaki geçerli anlamını yitirmiş ve bana kalırsa yozlaştırılmıştır. Kitabı okurken; Kemal Anadol'un kalemiyle yakından tanıma fırsatı bulduğumuz dönemin aydınları nasıl bir sol düşüncesini taşıdılar, nasıl bir antisol düşüncesinin kurbanları oldular. Kitabın kahramanları; sonradan "Türkiyeli Üçüzler" olarak anılacak olan Fahri Erdinç, Ziya Yamaç ve Tuğrul Deliorman ile birlikte Anadolu'nun fakir köy okulunda genç bir ilkokul öğretmeninin mücadelesini, şairliği, yazarlığı, kendi ülkende ve yaban ellerde garipliği okuyacaksınız. Tarihi roman sevenler ve yakın tarihe farklı pencerelerden bakmak isteyenler için serin bir roman...

Tekrar kedilere dönecek olursak, çocukluğumda bir oyuncak bebek gibi koynumda taşıdığım kedilerim vardı. Şimdilik bir kedi besleme imkanım yok ama onlara hala bayılıyorum. Usta şair Orhan Veli'nin kedileri konuşturarak yazdığı şiirler kalbimin baş ucunda. Yalnızca kedilere dair bir yazı yazmak isterim, şimdilik bu içinden kedi geçen bir yazı olsun.  Kuyruklu şiirin hikayesiyle ilgili araştırma yaparken ustaya adanmış bir site çıktı karşıma. Yazıların hepsi tantuni, baklava, börek tadında, okuması çok güzel. Kediliside burada, www.orhanveli.net/kaniksadigimbiri/sarikedimirnav.html Bunu okuduktan sonra benim satırlarım çok yavan kalacaktır, artık kusura bakma.



11 Nisan 2012 Çarşamba

Ne düşünüyorsun

diye soruyor arada feysbuk, ne düşünüyorum; Bu dokunmatik ekranı olan aletlerle milyonlarca insanın parmak izi ve kimlik bilgileri ruhları duymadan kaydedilebilir. Olmaması için bir neden yok...Bunun yanında telefonlarınızın dinlenmesi çok da önemli değil gibi duruyor...Şu dünyanın haline bak...Ne yaparsan yap çemberin dışında kalamıyorsun. Yeni teknolojiler sayesinde bu yaşamda var olduğumuz sürece herşeyimizin talan edileceği garanti. Okan'da salı gecesi yayınlanan programında; şehirden teknolojiden uzakta kalan nehirde balık tutan adamın kendini sadece pasifize ettiğini söyledi. Sen kendini pasifize etmezsen sistem seni pasifize ediyor. Şu paranın kral olduğu hayatta senin daire sahibi olman için çabalayan bir ailen yoksa sen hayat boyu altında oturduğun damın kirasını ödemek için çalışmak zorunda kalmayacak mısın? Yoo ben elime yamru yumru, ağaç dalından yontulmuş uzun bir baston alıp ipek yolu boyunca volta atmak istiyorum. Söyler misin ödenmesi gereken sağlık sigortası bedeli (bu işsizliğimde bide bu çıktı başıma), burs, kurs, kira, yol giderleri, internet ve onun bağlı olduğu telefon faturası ve bunun gibi küççücük şeylerin parasını kazanmak zorunda olmanın dışında ne beni engelleyebilir! Ben bu yaşamı nasıl sömüreceğim arkadaş, nereye varacak bunun sonu. ÖÖF BEEH

9 Nisan 2012 Pazartesi

Anne mobbingi


Meral Okay'ın ölüm haberi haftanın ilk günü bomba gibi düştü gündeme. Böyle yetenekli, sevgiyi, aşkı kendine özgü güzellikte anlatabilen nadir insanların gidişi gerçekten acı veriyor. Bugün ilk defa eşinin ardından ona olan aşkına dair yazdıklarını okudum. Anlattıkları hayatta bir kez söylenebilecek şeyler. "Aşk bir sızma halidir" demiş Meral Okay, tıpkı televizyon denen o küçük kara kutudan bizim hayatlarımıza sızması gibi. Hikayelerinde insana dair anlattıkları ile içinde yaşadığı toplumla nasıl güzel bağlar kurmuş, bizi bize anlatmış. Meral Okay gibiler bir kere girdi mi o kara kutuya bir daha çıkamaz, çok uzunca yaşasaydı bile bizim için gidişi hep erken olurdu. Her güzel şeyin bir başlangıcı vardır. O'da bize güzel başlangıçlar bıraktı. İyi yolculuklar usta...


Çok sigara içermiş en son ince uzun purolardan içtiğini okudum. Bazen sevdiklerimizin kalbini kırmak uğruna kötü alışkanlıklarını terketmeleri için ciddi baskı uygulamalıyız diye düşünüyorum. Belki sigara her zaman birinci neden değildir ama büyük bir tetikleyici olduğu kesin. Whitney Houston gibi dev bir yetenekde bağımlılığı yüzünden öldüğünde yine aynı şeyi düşünmüştüm. Bana kalırsa birileri bu işi görev edinip zorla bu insanların kendilerini tüketmelerine mani olmalı hatta böyle kamuya mâl olmuş dev sanatçılar için özel mobbing uygulayanlar, kamusal kurumlar filan olmalı. Bende bir ara bu sigara denen çubuğu tüttürmüştüm. Annem bu duruma her zaman ve her koşulda, yılmadan çok aşırı tepkiler vermiştir. Ben inatla kaçak göçek sigara içmeye direnip; yeter artık bil anne ben sigara içiyorum al gör dediğimde ve bunu her söylediğimde bile O'da inatla elimde her sigarayı görüşünde sanki beni ilk defa öyle görüyormuş gibi hayretler içinde kalıp, beni daima sigaraya özenen 10 yaşındaki bir çocuk gibi azarlıyordu. Bu şekilde davrandığı için sigarayı hep gizli saklı içmek zorunda kaldım ve her içişimde annem aklıma geldiği için vicdan azabı çektim. Gecenin kör karanlığında bile bir kaç saat önce evin taaa öbür ucunda balkon camından dışarı sarkarak tüttürdüğüm çubuğun kokusunu alıp, gelip hesap sormayı hiç ihmal etmezdi. Öyle güçlü koku alıyor ki o da ayrı bir yazı konusu olur. Ama bu güçlü anne mobingi için minnettarım. İyi ki böyle davranmış, iyi ki abartmış, zorlamış, vicdan yapmış. Sigara içmekte bir özgürlük evet ama sevdiklerimizin bunun karşısında verdiği tepkiye sahip olabilmekte büyük ayrıcalık. O yüzden siz siz olun daima sevdiklerinizin zararlı alışkanlıklarının karşısında olun.




Yazıyı ustanın sözüyle sonlandırmak istiyorum. "Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden 'biz' olma halidir" Meral Okay



Büyükanneler hakkında


"Bugün dünyada en iyi iletişim yolu nedir? Televizyon? Hayır. Telgraf? Hayır. Telefon? Hayır? Bir kadına anlatın..."

Sosyal paylaşım ortamlarında karşılaşabileceğiniz türden bir kısa sunumu buraya aktarmak istiyorum. Çünkü hikayesi her yerde karşılaşabileceğiniz türden değil. Hepimizin hayata, başarılı olmaya, sevmeye, değer vermeye ait edindiğimiz tonlarca güzel tecrübe var ve hepimiz herşeyi ne kadar da iyi biliyoruz. Evet bu doğru.
Ama unuttuğumuz bir şey var, insan unutur. Doğamız böyle, yoksa yaşamımızda yeni heyecanlara sahip olamazdık, bu iyi bir şey. Fakat bazı şeyleri düzenli olarak kendimize hatırlatmamız gerekiyor. Bir gün bu videoda anlatıldığı gibi muhteşem bir tecrübeye sahip olmayı diliyorum.

Bu video büyükanneler hakkında.

" Önce sizi umursamazlar
Sonra size gülerler
Sonra savaş açarlar
Sonra siz kazanırsınız..."   Mahatma Gandhi

Bir yalınayaklar hareketinden öğrenilenler. (TED'e ve bu vidyoyu hazırlayanlara teşekkürler)